Türkiye’de, kendini devletin asıl sahibi olarak görenlerin tek söz sahibi olduğu vesayet rejiminin yerinde artık yeller esiyor. Pek çok sorun ve toplumsal kutuplaşma halen sürse de, normalleşme yolunda önemli mesafeler kat edildi.
Kendi halinde bir semt olan ve mahalle dokusunun korunduğu ender yerleşim yerlerinden Samatya, Aralık ayından bu yana yaşlı Ermeni kadınlara saldırı haberleriyle sarsılıyordu. Maritsa Küçük cinayeti ve diğer gasp ve darp olaylarıyla ilgili olarak hafta başında bir failin tutuklandığı haberi bu nedenle büyük merakla karşılandı. Derken ayrıntılar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı ve failin Murat Nazaryan adında bir Ermeni olduğu anlaşıldı.
Karbon kâğıtları bilirsiniz değil mi? Hani şu iki sayfanın arasına konduğunda üstte yazılanı alttakine kopya eden kâğıt… Yaşadığımız günler, yakın tarihin en karanlık saldırılarına ilişkin sızan bilgilerin karbon kâğıdı işlevi gördüğü inkâr edilemez gerçeklere işaret ediyor.
Her adımı söylenmeyenlerle ve şiddetle yüklü bir coğrafyada, gerçeklerden ve barıştan konuşmak cesaret ister. Belletilenleri değil hakikati, alışılanı değil yeni ve tedirgin edici olanı arayanlar tehlikelidir. Tehlikededir kan davasına, kardeş kavgasına bir son vermek isteyenler.
Büyükler yarınları çocuklardan miras aldıklarını, onlara daha iyi bir dünya bırakmak istediklerini söylerken nasıl da riyakârdır! Herkesin birbirinin gözünü oyduğu, dünyanın hoyratça tüketildiği bir zamanda, kendinden ya da en fazla kendi çocuğundan başkasını düşünen kim? Halbuki mesele nihayetinde gerçekten de çocuklarla ilgili ve işin özü bütün çocukları kendi çocuğun gibi sevebilmekte.
Gayrimüslim vakıf mülklerinin talan edilmesi, İttihatçılardan yakın tarihe kadar resmi politikaydı. Millet-i hâkimeye dahil olmayan grupların azaltılması çabaları arasında, onları ayakta tutan kurumların gelir kaynaklarının, yani can damarlarının kesilmesi önemli bir yer tutuyordu.
Beyoğlu Üç Horan Kilisesi Vakfı’nın usulsüz seçim ısrarı, toplum içinde giderek artan tepkileri de beraberinde getiriyor.
Türkiye Ermenileri, son yıllarda iç meselelerinde hiç de iyi bir sınav vermediler. Patrik Mesrob II’nin rahatsızlığının ardından, yapısal sorunlarının çözümü için adım atmak, katılımcı ve çoğulcu bir toplumsal yapı oluşturmak yerine, kısır tartışmalarla vakit ve güç kaybettiler.
Düşman bildiğinin ölüsüne de ağlayan bir emniyet müdürü, üç büyük siyasi parti liderinin milli mutabakat temelinde ortak tepkisiyle karşılandı. Güç kavgasının kara dumanları arasından bize bir an için insanlığımızı anımsatan bu duygu yüklü çıkış, naralı bir çatışma dili tarafından ânında boğulmak istendi ve galiba boğuldu da.
Balyoz davasında kararla birlikte yükselen toz ve duman arasında bir an durup, soğukkanlı bir değerlendirme yapmakta yarar var. Yakın tarihimizin bu en büyük derin devlet operasyonlarından birinin failleri yargılanırken ne kazanıp ne kaybettiğimiz çok önemli.
Adeta ilan edilmemiş, adı konmamış ve zamana yayılmış bir dünya savaşının içinden geçiyoruz. 11 Eylül’le tepe noktasına ulaşan ve medeniyetler çatışması zeminine oturtulan Doğu-Batı ayrışması, zehirli meyvelerini vermeye devam ediyor. Tüm dünya, geleceğine etki etme şansı elinden alınmış, makus talihine yenilmiş bir kader mahkûmu gibi, türlü provokasyonların ardından şiddetin sanki kaçınılmazmış gibi artmasına seyirci kalıyor.
Esad ismiyle özdeşleşen Suriye’deki Baas rejimi, 18 ay önce başlayan ve Mısır’daki Tahrir Meydanı’ndan esinlenen barışçıl gösterileri acımasızca bastırmaya kalkmasaydı onca acı ve ölüm yaşanmayacaktı.
Doğu-Batı mukayesesini Batılılar yaptığında pek hoşlanmayız, ama kendimiz yapmaktan da geri durmayız.
AGOS bu hafta, şiddetin siyasetin yerini aldığı zamanlarda çözüm iradesini manşetine taşıdı: "Cehennem biziz". Öne çıkan diğer başlıklar; "Bakan Şahin'in içi rahat", "Suriyeli Ermenilere evimizi açarız", "Kafkasya'da barışın umudu bu küçük kasabada yaşıyor", "Türkiye'de balon ekonomisi var mı", "Kültürel mirası doğru anlamak", "Avrupa'nın Azizi Servatius", "Tarihi kiliseye çirkin saldırı"...
Aleviler Cumhuriyet’in hiçbir döneminde eşit vatandaş muamelesi görmediler. Osmanlı döneminin son bulmasının ardından yeni rejimin dine şüpheyle bakması ve katı bir laiklik anlayışıyla dini mutlak kontrol altına alması, Sünniler karşısında ikincil konumdaki Alevilere nefes aldırır gibi görünse de, devlet hiçbir zaman Aleviliğe adil bir bakış açısıyla bakmadı.