Barışın psikolojisi

Barışın önündeki en büyük engel nefret değildir; korkudur. İnsan nefret etmeyi bırakabilir. Ama korkuyu geride bırakması çok daha uzun sürer.
Yıllardır aynı soruyu soruyoruz: Barış nasıl yapılır? Belki de önce başka bir soru sormalıyız: Bir toplum korkmayı nasıl bırakır?
Ağır bir savaş travması yaşamış bir insana hiçbir psikiyatrist ilk seansta, “Artık güvendesin,” demez. Çünkü güven söylenerek kurulmaz. İnsan ancak dünyanın yeniden öngörülebilir olduğuna inanmaya başladığında yavaş yavaş gevşer. Zihin tehlikeyi yalnızca hatırlamaz; geleceğini de çoğu zaman o ihtimale göre kurar. Bu yüzden savaş bitse bile insanın içindeki teyakkuz hâli kolay kolay sona ermez. Toplumlar da böyledir.
Devletler belge imzalar, insanlar hafızalarıyla yaşarlar. Korku insanların gündelik hayatına yerleştiğinde, çocukların doğum tarihleri, yapılan gelecek planları, hatta evde kurulan en sıradan cümleler bile onun etrafında şekillenir.
Anahit’in gidişi
Ermenistan’da yaşadığım yıllar boyunca öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu: Bu ülkede insanlar barışa karşı değiller. Tam tersine, belki de barışı en çok isteyenler, savaşın ne demek olduğunu en iyi bilenler.
Karabağ savaşının hemen ardından tanıştım onunla. Erebuni’de küçük bir evde yaşıyordu. Hasta bakıcıydı. Gerçek adını paylaşmayacağım; bu yazıda ona Anahit diyeceğim. Hayatı büyük siyasetle değil, ay sonunu getirme telaşıyla şekilleniyordu. O günlerde kızları yeni doğum yapmış, ilk torunlarını kucaklarına almışlardı. Bir de on yedi yaşında bir oğulları vardı. Normalde o evin bütün gündemi yeni doğmuş bir bebek olması gerekirken onlar oğullarının on sekizinci yaş gününü konuşuyordu. Çünkü o tarih yalnızca bir doğum günü değildi; askerlik ve belki de yeni bir savaş demekti.
Bir gün bana, “Torunumu çok seviyorum ama aklım sürekli oğlumda,” dedi.
Bazen savaş daha başlamadan insanların mutfak masasına oturur ve hayat, henüz yaşanmamış ihtimallere göre yeniden düzenlenmeye başlar.
Başına gelebilecek olandan kaçmak
Sonra gittiler. Geride yalnızca memleketlerini değil, kızlarını, yeni doğmuş torunlarını ve yıllarca emek vererek kurdukları hayatı bıraktılar. Oğullarını yanlarına alıp dilini bile bilmedikleri Fransa’ya sığındılar. Gitmek de o kadar kolay olmadı. Bunun için sahip oldukları ne varsa sattılar. Burada her sabah işine giden o kadın, Paris banliyösündeki küçük bir odada, dört duvar arasında beklemeye başladı.
Telefonla konuştuğumuzda çoğu zaman ağlıyordu:
“Biz burada ne yapacağız?”
Onu ülkesinden koparan şey yaşanmış bir savaş değildi; bir gün yeniden yaşanabileceği düşüncesiydi. Bu korku hayal ürünü değildi. Yakın geçmişte yaşanan kayıplar ve yerinden edilmeler onu fazlasıyla gerçek kılıyordu. Gerçek bir tehditle geçmiş travmanın izleri insan zihninde birbirine karışabilir. Böyle zamanlarda verilen her karar, geride mutlaka bir kırık bırakır. Anahit’in hikâyesi bu yüzden yalnızca bir göç hikâyesi değil; tam ortasından çatlamış bir aile hikâyesidir.
Zihindeki izler
Bu aslında yalnızca Ermenistan’a ait bir hikâye değil. Savaşın dili, ülkeler, bayraklar değişiyor ama insan zihni pek değişmiyor. Dünyanın savaş görmüş her toplumunda anneler çocuklarının yaşını başka türlü hesaplıyor, babalar geceyi başka türlü dinliyor, valizler başka türlü hazırlanıyor. Tanklar çekilse bile zihindeki mevziler kolay kolay terk edilmiyor.
Korku zamanla toplumun diline de yerleşiyor. Çocuklara anlatılan hikâyelerde, okul kitaplarında, haber bültenlerinde ve gündelik konuşmalarda yeniden üretiliyor. Bu yüzden kalıcı barış yalnızca sınırların değil, dilin de değişmesini gerektiriyor.
Birbirini yeniden hayal etmek
Siyasi anlaşmaların açtığı alanların insanlar tarafından doldurulması gerekir. Bazen bir sınır kapısı yalnızca iki ülkeyi birbirine bağlamaz; iki toplumun birbirini yeniden hayal edebilmesine de imkân verir. Güven biraz da bu öngörülebilirlikle büyür.
İnsanlar birbirlerinin hikâyelerini gerçekten duymaya başladığında korku yavaş yavaş yerini meraka bırakır. Gazetecilerin birlikte çalışması, öğrenci değişim programları ya da ortak üretim yapan insanların çoğalması tek başına barışı kurmaz. Ama güvenlik garantilerinin toplumda karşılık bulabilmesi için bu karşılaşmalar vazgeçilmezdir. Birbirini yalnızca düşman olarak hayal eden iki toplumun yeniden birbirini insan olarak görebilmesi de böyle başlar.
Elbette bu dönüşüm kendiliğinden gerçekleşmez. Korkuyu besleyen kurumların değişebilmesi; bağımsız medyanın, güçlü bir sivil toplumun ve eleştirel eğitimin varlığına bağlıdır. Barış, devletlerin imzaladığı metinlerle başlar ama insanların hayatında karşılık bulduğunda kalıcı olur.
Güven neden aktarılmasın?
Anahit’i ülkesinden koparan o korku ne zaman gerçekten biter? Bir annenin çocuğunun doğum tarihine askerlik ihtimaliyle bakmadığı gün mü?
Korkunun kuşaktan kuşağa aktarılabildiğini acıyla deneyimledik. Belki güven aynı hızla aktarılmayacak; onun için çok daha uzun yıllar gerekecek. Ama çocuklar yalnızca kayıpları değil, birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair inancı da devralabilirler.
Bunun için yeni siyasi metinler kadar, eski acıların inkâr edilmeden konuşulabileceği güvenli toplumsal alanlara da ihtiyaç var. Kolay değil; hakikat bazen eski yaraları yeniden sızlatacak. Ama konuşulamayan acılar yalnızca sessizleşir, ortadan kalkmaz. Kalıcı barışın meselesi hakikatten kaçmak değil, hakikatin yeni korkular üretmeyeceği adil bir zemin kurabilmektir.
Belki de gerçek barış, bir annenin çocuğunun doğum tarihine bakarken artık cepheyi düşünmediği gün başlar. Savaş ancak o zaman yalnızca sınırlardan değil, insanların zihninden de çekilmeye başlar.


