Diploma davasında dördüncü duruşma
İmamoğlu: 35 sene öncesi niyeti okuyan iddia makamı Allah size akıl bağış etsin
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında, 18 Ocak 2025'te diploması iptal edilip bir gün sonra gözaltına alınan ve tutuklanan CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, "Üniversite geçişinde usulsüzlük" suçlamasıyla hakim karşısına çıktı.
Davanın dördüncü duruşması, Silivri'deki Marmara Kapalı Cezaevi duruşma salonunda yapıldı. Savunmasında, "Bu dava Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının engellenme davasıdır." diyen İmamoğlu, “35 sene öncesi niyetini okuyan iddia makamı… Allah size akıl versin, Allah size akıl bağış etsin." ifadelerini kullandı. Dava, 6 Temmuz'a ertelendi.
ANKA muhabiri Zuhal Çiloğlan'ın aktardıklarına göre İmamoğlu ayakta alkışlanarak salona girdi. İmamoğlu diploma davasında savunma yaptı. İmamoğlu'nun ifadeleri şu şekilde:
"Ramazan ayına giriyoruz. Bu hafta ne yazık ki Ramazan ayları böyle talihsiz durumlarla ülkemizi yorduğumuz yılları bize yaşattı. Halbuki Ramazan ayı berekettir. Ramazan ayı, insanların birbirini hissetmesidir; vicdanını harekete geçirir, insanın aklını başına getirmesine vesile olur, neredeyim demesine, makam, mevki, varlık, yokluk nedir, gözden geçirmesine vesile olur ve yaradana sığınır. Aslında insanların eşitliğini, insanların eşitlenmesini hissetmesi adına bir fırsat ayıdır ve bu fırsat ayının bu şekilde hissedilmesi ve değerlendirilmesi buradan temennimdir.
Ama üzücüdür ki 2019’da Ramazan ayında seçimi iptal eden zihniyet, 2025 yılında yine Ramazan ayında diplomamı iptal eden zihniyet, yine Ramazan ayına denk düşürerek, içi tamamen yalanla, iftira ile, ne kadar büyük günah varsa içine doldurulmuş şekilde, sahtecilik kavramı adı altında toparlanmış bir iddianame ile yine Ramazan ayında, Mart ayında yargılanacağımız bir süreci yaşayacağız. Bu dava, Ramazan ayının arifesi denk geldi. Umuyorum bu gün, bu duruşma… Dilerim ve isterim, ümidim çok değil ama dilerim ve isterim ki ülkemiz ve yargı düzeni açısından sağlıklı bir sonuca evrilir.
Ama Ramazan ayının hemen içine girdiğimiz an itibariyle sizlerle yine çirkin diye absürt bir davayla buluşacağız; çirkin kavramıyla bir dava içerisinde olacağız. Ne kadar olmaz denilen bir şey varsa yargı düzeni içerisinde bizlere bu dönemde yaşatılıyor. Bu milletimiz adına, inanan insanlar adına, yüce yaradana sığınan ve gerçekten bu inancın bir parçası olmaktan da onur duyarak, kendi vicdanında ve ahlakımda bana yol gösterici olan inancıma hiç yakışmayan ama o inancı kullanarak kendine yol ve hat çizenlerin utanç verici güzergahlarında çok net bir şekilde izleyip, onlara haddini bildirme konusunda kararlı bir birey olarak ben Ramazan’ı karşılıyorum ve dua ediyorum: Allah bu zihniyete sahip insanların insanlara akıl versin.
Elbette ki bu güzel ayda, bu Ramazan ayında milletimizin evine, sofrasına bereket gelsin; kalbi kötülüklerle dolu, dili ağza alınmayacak kirli dile sahip en üst makamlara gelmiş insanların diline terbiye gelir inşallah, Ramazan ayı vesilesiyle. Ve aynı zamanda bu ülkede yargı adına görev yapan insanların da iftiranın, insanların arkasından iş çevirmenin, kumpas kurmanın, tuzak kurmanın, işkence yapmanın, insanların çoluğuna çocuğuna, ailesine, kadına, erkeğe, gence göz dikmenin ne kadar ahlaksız bir tutum olduğunun hissetmesini, hissettirilmesini diliyorum.
İnancımız o kadar güzeldir ki; insanın kalbinde yaşar, vicdanında yaşar, beyninde yaşar; göstermeye hiç ihtiyaç yoktur. Yani gösterirseniz, onun bütün tılsımı kaçar gider. O kadar güzeldir inancımız. Allah herkese o güzel inancı yaşamayı nasip etsin. Ama şu anda göstererek insanların gözüne sokarak yaşatıldığını düşünen, yaşatılacağını düşünen zihniyete şunu söylüyorum: O, bizim bildiğimiz ve yüce yaradana sığındığımız inanç değildir. İnancın o güzel ruhunu umarım yaşarlar ve hissederler.
Bu güzel Ramazan ayında ben öyle büyüdüm, öyle yetiştim. Anadolu’nun da öyle bir toprak olduğuna inanan bir insanım. Yüce Türk milletinin de öyle bir inançla bu topraklara ve bu yaşama sarıldığını, yaşamış ve o şekilde büyümüş bir insanım. Aziz milletimiz, siyasi tarihimiz ne yazık ki demokrasi, milletimizin özgür iradesini ve umudunu hapsetmeye çalışan sayısız utanç verici, yüz karası davalarla doludur. Ama bugün öyle bir skandal ötesi iddianame sonucuyla buradayız ki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve yüce Türk yargısını düşürüldüğü bu mevcut durum, bu tablodan gerçekten hiç hak duyuyorum.
Yaklaşık 16 aydır iktidarın başındaki zihniyetin talimatı ve İstanbul’a konumlanmış bir avuç muhteris ile yürütülen operasyonlar ve ne yazık ki planlanan ne var, onu bilmiyorum; ama oluşan davalar zinciri tarihte görülmemiş yargı skandalı dönemi ülkemize yaşatmıştır. Milletimize maliyeti, maddi ve manevi olarak büyük olmuştur. Koltuk kursu için yürütülen 19 Mart darbesinin maliyeti 250 milyar doları aşmıştır. Milletimiz daha da fakirleşmiş, işsizlik artmıştır. İtibarsız bir dönemi yaşanmasına sebep olmuşlardır. Devlet, gelen eğitimle, kanunla, anayasa ile ilgisi olmayan, devletin kurumları ve yargı eliyle kumpaslar, işkenceler, aileye, namusa, iffete, ahlaka el uzatma, insanları lekeleyen düzen ile hem hallolmuş bir dönem yaşanmıştır.
İşte böyle bir dönemin çöp bir iddianame ile oluşan diploma evrakta sahtecilik davasında, iki celseden sonra hakimi değiştirilen, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, doğal hakim ilkesinin yok sayıldığı bir uygulamayı da dördüncü duruşma için buradayım. Utanç verici iddianameyi yazan savcı ise sözüm ona amacına ulaşmış, terfi ettirilerek İstanbul’da bir ilçenin başsavcı vekili konumuna getirilmiştir. Bilinmelidir ki, bu konu ne diplomadır ne de yolsuzluk davalarının komikliğine, korkunun vesile olduğu yargı sefaletine bakınız: ahmak, çirkin, casusluk, diploma iptali, diploma evrakta sahtecilik, savcıya, bilirkişiye hakaret, rezalet, rezalet, rezalet.
Bütün bunların ana sebebi nedir biliyor musunuz? Çok net: korku. Korku, sadece iktidarın başındaki zihniyete karşı dört seçimin milletin oylarıyla kazandığım için ve cumhurbaşkanı adayı olarak önümüzdeki seçimi kazanacağımı gördükleri için, seçimi yaşamadan, rakibinden korkunun ve her yolu mübah gören anlayışın kirli tezgahlarından dolayı buradayım. Milletimizin gönlündeki temiz yerini gördükleri için buradayım. Ama benim milletimle, bu iktidar zihniyetinin aldatanı haklı gibi değil, sahte, hiç değil; çok samimidir. Toplumun %70’i, bütün bu yapılanların, bütün bu zalimliğin hukuki değil siyasi olduğu inancı ile bir darbe girişimi olduğunu bilen yurttaşlarının verdiği güçle anlamak, şimdi gayet özgüveni yüksek, hiçbir Allah’ın kulundan korkmayan bir biçimde buradayım.
Ama olan millete oluyor, olan geleceğimize oluyor, adaleti, olan inancı yerle bir ettiniz. Toplumun %80’i aşan bir oranda insanlarımız artık adalete inanmıyor. Bundan utanılacağına gerile gerile konuşan insanlarla karşı karşıyayız. Bu kötü zihniyet sadece haysiyetli ailelere saldırı yapmıyor, diplomamı iptal etmiyor; milletimizin en temel hakkı olan demokratik yolla iktidarı değiştirme iradesi de gasp ediliyor, millete gözdağı veriliyor. Malına, mülküne, tapusuna, bütün varlığına istediğinde el koyarım diyen mesaj veriliyor ve el konuyor. Olan millete oluyor, olan milletimizin geleceğine oluyor. Milletin nefesini, neşesini, umudunu çalan bir düzen yaşatılıyor.
Ucube cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dedikleri yapı, Türkiye’nin kaderine her konusunu tek bir kişinin iki dudağı arasına, ağzından çıkacak söze bağladı. Devletin kadın kurumları dağıtıldı, yerine bir kişinin şahsi kurumları, şahsın devleti, kişisel talimatları ve yapıları konuldu. Asırlık devletimizin ve asırlardır var olan devlet geleneğimizi, milletimizin geleceğini tek bir adama mahkum etmek isteniyor. Evet, mevzu çok ciddidir; bu kesinlikle ve kesinlikle ciddi bir beka sorunudur.
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının ilk yılları ne yazık ki bu büyük mücadeleyle geçmektedir. Milletten, seçimlerden ölümüne korkan bu iktidar, beni seçimlerde rakip görmek istemedikleri için buradayım. Ve kaybedeceğini bilen, rekabetten kaçan, demokrasiyi yok etmeye çalışan bu zihniyet yüzünden aylardır Silivri’deyim. Bu siyasi mühendislik ürünü iddianame ve duruşmada bunun bir parçasıdır.
2024 yerel seçimlerinde açık ara birinci parti olan Cumhuriyet Halk Partisi, esasen normal bir atmosferde, demokratik bir ortamda süreç yönetilsin diye adım atmak istemesine rağmen, kazanmak için her yolu, çatışmayı ve her türlü kötülüğü göze alan iktidar zihniyeti, 2024 yılı yazından itibaren… Dikkatle dinleyiniz lütfen: 2024 yılı yazından itibaren düğmeye basılmıştır. Yerel seçimden dört ay sonra İstanbul’a atanacak başsavcı ve başarılı olursa getirileceği makam çoktan belirlenmiştir.
Bu sebepledir ki yürütülen her işlemde, her operasyonda ve yapılan tutuklamalardaki hukuksuz, ahlak dışı uygulamaları ilk savunan ve sürecin savcılığına soyunan, iktidarın başındaki zihniyet olmuştur. İstanbul’daki yargı makamı değiştikten sadece bir ay sonra Esenyurt ile uydurma, yalanlar, iftiralar, operasyonlarla sürece başlanmıştır.
Ömrünü akademiye atanmış sayın Profesör Dr. Ahmet Özer, 65 yaşındaki saygın bir belediye başkanını sabahın köründe evinden aldırmak, tutuklamak ve bir yılı aşkın sürece cezaevinde tutmak… Nasıl bir vicdan çöküş ise, bütün tutuklu yargılanan arkadaşlarımızın maruz kaldığı tabloda tam olarak budur. Bir yıl o insanı hapiste yatırdınız ve hakkında hiçbir şey bulamadınız; herkes masum diye haykırıyor. İşte benim hapiste yatan bütün arkadaşlarım aynı şekilde masumdur. Bu sahte sürecin içindeki tüm uygulamalar tamamen siyasidir ve hedef bellidir. Sahteciliğin zirvesi yaşatılmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi, muhtemel adayı Ekrem İmamoğlu ile birlikte hedeftir. Hem partimiz hedeftir, hem Cumhuriyet Halk Partisi hedeftir. Elbette başkaları da hedeftir. Tüm işlemler adım adım, vahşice, hukuksuzca yürütülmüş; 19 Mart operasyonu devreye sokulmuştur. Kısacası, 19 Mart siyasi darbe girişimi, öncesi ve sonrasıyla ifade ettiğim gibi çöptür, hukuksuzdur ve geçersizdir. Burada yargılananlar ve yargılanacak olanlar da masumdur.
Bu süreçte makam, menfaat elde edenler… O bir avuç muhtarı size sesleniyorum: Bu makamlar, liyakatle, alın teri ile elde edilmiş makamlar değildir. Buradan söylüyorum, tepeden tırnağa o bir avuç insanı hatırlatıyorum ki siz kaçacaksınız ama Türk milletinin iradesi, feraseti, adalet duygusu, inancı sizi hiç peşinizi bırakmadan kovalayacak. Sandık gelecek, gong çalacak; bu fetret devrini sona erecek. 86 milyon yurttaşımız kazanacak.
İnanın, zaman öyle tahmin ettiğiniz kadar uzun da değil, çok kısadır; yakındır, kapının eşiğinde, dedir. Her türlü haksız kazanımlarınızın, yanlış iş ve işlemlerinizin hesabını adil mahkemelerde veriyor olacaksınız. Kulaklarınıza küpe olsun: Yaşadıklarınız, makamlarınız, yaşattıklarınız sahtedir, sahteciliktir. Benim çok iyi bildiğim bir duyguyu hatırlatayım: Esas makam nedir biliyor musunuz? Esas makam, aziz milletimizin gönlündeki makamdır. Ben her zaman o makama talip oldum, milletimi çok sevdim, milletimin de yaptığım görevden dolayı beni çok sevmesini arzu ettim; tek dileğim o olmuştur.
İktidarın zihniyeti yolunu şaşırmış; milletin gönlündeki makamı unutmuştur. Makamı öyle bir şaşkınlığa verilmiştir ki seviyeleri, bir kişinin gönlündeki makam zannediyor artık. O insanlar, o Makam-ı aziz milletin gönlündeki makam yerine koydukları o bir kişinin gönlü makamını zannedenlere hatırlatayım: O makam sahtedir, o makam aldatmacadır. Vakti dolduğunda, zamanı bittiğinde anlayacaksınız. Güç, kendinden emin olana değil, korkana sertleşir.
Bakınız, koltuğunu kaybetmekten korkanların yolu hep sahtecilik olmuştur. Koltuk düşkün olanların koltuğunu korumak için ortaya koydukları her zaman yöntem sahtecilik olmuştur, ahlak dışı yöntemler olmuştur; tarih boyu bu böyledir. Dosya üretenler, ülkemizden, bakalım manşet üretenler; TRT, Anadolu Ajansı, itibarsız ve kişiliksiz sözcüler; medya kuruluşlarının içindeki tetikçiler… Bir ıslık çalındığında sıçan gibi kaçtıklarını yakın tarihte görebilirsiniz."
"Ne sahteyim ne sahteciyim; ben gerçeğim"
İmamoğlu, savunmasına şöyle devam etti:
"12 metrekareden geliyorum. Tarihte böyle bir tecrit yaşanmamıştır. Öyle bir tecrit ki vallahi billahi hastalık değmedi bize, yani birbirimize merhaba bile diyemiyoruz. Çünkü hastalık bile değmedi bize. Öyle bir tecrit… Ne yapmışsak, bizi öyle bir tehdit içinde tuttukları bir hapishanedeyiz. Ama ben onlara söyleyeyim: Mikrop aranızda, hapishanede değil. Siz dikkat edin, mikrop aranızda. Dosya üretenlere bunu hedef olarak ifade edin. Ben aslanlar gibi buradayım.
Ben Trabzon’un Akçaabat ilçesinin Sidika Köyü’nden selamlar alıyorum. Anlayana, ağlayan annelerin teyzeleri mektuplarını alıyorum. Dilini tam anlamasam da çalışıyorum. Adıyaman’da annem benim için Kürtçe ağıtlar söylüyor; o yürek bana yetiyor. Çankırı’da, Konya’dan, Van’dan, Edirne’den, Manisa’dan, yaylalardan, bağlardan, tarlalardan, İstanbul’un her semtinde sevgi ve umut yağıyor bana.
Ne sarayından, bana ne senin sarayından… İktidar zihniyeti öyle bir duruma gelmiştir ki, değil 1, 10 tane saray yapsa içine sığmaz. Benim yerim ise milletin gönlündeki o sıcacık, o mini minnacık yer. O mini minnacık yer dediğin içinde zannetmeyin siz. Yetişkinler varsınız; inanın, 4-5 yaşındaki çocukların televizyonda mikrofon uzatıldığında, çat diye ağzından dökülen kelimeleri duyduğunda tüylerim diken diken oluyor. Allah’ım, bana nasıl bir güç bahsetti, nasıl bir sevgi verdin diye yaradana sığınıp dua ediyorum. Ya Rabbi, şükür diyorum. Onun için on tane saraya da sığmayacaksınız; o sıcacık yeri tadamayacaksınız."
"800 bin oy farkla kazanılmış bir seçime 'casuslukla kazandı' demeye insan utanır"
İmamoğlu'nun ifadesinin devamı şöyle:
"Ailem, çocuklarım, akrabalarım benim vergilerimle TRT’de aşağılandı. Onursuz insanların imza attığı haberlerle itibarsızlaştırıldık. Kendinizi bir saniye benim yerime koyun.
Altı buçuk yıldır sistematik saldırıya uğruyorum. 31 Mart gecesini hatırlayın. Saat 10’da veri akışı kesildi. Televizyonlar sustu. Bunlar normal mi?
İstanbul afişlerle donatıldı. Seçimi çalmışız gibi gösterildik. Oysa millet sandıkta cevabını verdi.
Sayın Hakim, burada yaptığım siyasi şov değil, bir haykırıştır. Burası derdi olanların kürsüsüdür. Siyasi şov yapanla yapmayan gözünden anlaşılır. Bunu anlamayan sahtekârdır. 800 bin oy farkla kazanmış bir seçime “casuslukla kazandı” demek… Aman Allah’ım. İnsan utanır. Bu kadar açık, bu kadar net söylüyorum.
Avukat Recep Seyhan ve Avukat Hamza Uçak’ın Fatih Keleş’i ziyaret sürecini anlatan İmamoğlu, beyanında şunları kaydetti:
Tüm bunlara rağmen, Fatih Keleş’in avukatının yaptığı suç duyurusuna rağmen, o iki avukatın şüpheli olarak ifadeleri dahi alınmadan bu pusunun, bu kumpasın sahibinin kim olduğu neden ortaya çıkarılmıyor?
Bu kan dondurucu, kalleşçe pusuyu anlatan, tehdit eden avukatlardan neden ifade alınmadı? Tek bir ifade neden alınmadı? Bu suç duyurusu, bu soruşturma dosyası neden akamete uğratıldı? Çağlayan Adliyesi, başsavcılık… Bunların yargıdaki ortakları kim? Bu kumpasın paydaşları kim?
İki avukat ve o gazete hakkında yapılan tüm suç duyurularına, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)’ya yapılan bütün başvurulara rağmen, yargı kurumları neden kör, sağır ve dilsiz kaldı?
Ben mi abartıyorum? Ben, burada cinayetin bir parçası konumuna sokuluyorum. Düşünün, Ekrem İmamoğlu’nu. Şafak operasyonlarıyla gazeteciler gözaltına alınırken, konu Sabah gazetesi olduğunda neden tek bir işlem yapılmıyor?
Manşeti 12 gün önceden atanlar korunurken, iftiraya uğrayanlar neden yargılanmıyor? Yazık değil mi?
Hiçbir şey yok. Ne ifade var ne başka bir şey. Sıfır. Sıfır. Sıfır.
Ben ilk defa yargı makamıyla karşı karşıya kalıyorum. Avukatlar sordu, ben de “Sıfır” dedim. HSK’ya başvurduk, “İşleme gerek yok” dediler. Daha ne diyeyim?
Adı geçen Sabah gazetesiyle aynı medya grubuna bağlı olan A Haber’dir. Ekranlara çıkan Adalet Bakanı hâlâ Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarını hedef göstererek konuşuyor. Cürmün kadar yer yakarsın. Tarihte böyle bir şey var mı?
Ben esasa bakıyorum. Bir buçuk senedir ailem, yuvam, dostlarım, İstanbullular, İstanbul’un kurumları, milletin iradesi zarar görüyor. Yüzlerce şikâyetimiz, yüzlerce başvurumuz var. Bana hakaret eden o gazeteye tek bir işlem yapılmadı. Tek bir işlem.
Bu nedenle başsavcıya, bugünkü bakana kadar herkese soruyorum: Açık tehditte bulunan o iki avukat ve savcılıktaki iş birlikçileri hakkında neden tek bir işlem yapılmadı? Neden?
Cinayetle yargılanacak noktaya gelindi. Bundan daha çarpık bir tablo olur mu?
Somut delillere dayanan itirazlara işlem yapmayan HSK, bu dosyada bizi muhatap bile almadı. “Siyasi şov” diyorlar. Bu mu siyasi şov? Ben hapiste yatacağım, gelip burada şov mu yapacağım?
Ben siyasetin içindeyken meydanlarda şov yapmadım. İşimi anlattım, derdimi anlattım, milletin derdiyle dertlendim.
Başsavcılığa soruyorum: İnceleme başlattınız mı, başlatmadınız mı? HSK’ya sesleniyorum: Allah size akıl ve vicdan versin. Millet günü geldiğinde hesabını soracak.
Bir tarafta açık suçlular var, işlem yapılmıyor. Diğer tarafta muğlak ifadelerle derhal yazışma yapılıyor. İftiraya karşı sessizlik, ifade özgürlüğüne karşı baskı… Adalet böyle tecelli etmez.
Sayın Hâkim, bu tuhaf düzen millete çok büyük bedeller ödetiyor. Önce büyük iddialar atılıyor, manşetler atılıyor, sonra sessizlik geliyor. İddialar küçülüyor, bazıları dosyalardan çıkarılıyor ama manşetler kalıyor. İnsanların zihnine kazınıyor.
Asıl mesele budur.
Artık suç delille değil, algıyla oluşturuluyor. Gerçeklerle değil, anlatılarla yönlendiriliyor. Hukuk, manşetlerin arasında yürütülüyor. İnsanlar hakkında mahkeme salonlarından önce ekranlarda kanaat oluşturuluyor.
Bugün burada sadece kendim için konuşmuyorum. Adalet duygusu zedelenen herkes için konuşuyorum. Çünkü artık insanların büyük çoğunluğu yargıya inanmıyor. Bu çok vahim bir durumdur. Ben demiyorum, anketler diyor.
Hakkı teslim edilmeyen gençler için konuşuyorum. Yargının gölgesinde kalanlar için konuşuyorum. “Bu ülkede hâlâ hukuk vardır” demek isteyen milyonlar için konuşuyorum.
Muhalefet için konuşuyorum. Bu işi sıradan görenler için konuşuyorum. AK Parti içinde konuşamayan, emeği olup sözü olmayanlar için konuşuyorum. Alın teri olup söz hakkı verilmeyenler için konuşuyorum."
Kaynak: ANKA, T24.
Ne olmuştu?
18 Eylül 2024’te CİMER’e hakkında şikayette bulunulan Ekrem İmamoğlu’na İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Şubat ayında soruşturma başlattı. İmamoğlu, resmi belgede sahtecilik iddiasıyla suçlanırken 24 Şubat 2025 tarihinde iddialar bir yazıyla İstanbul Üniversitesi’ne gönderildi.
İmamoğlu’nun 5 Mart 2025 tarihinde ilk kez ifade vermesinin ardından, İstanbul Üniversitesi, Yüksek Öğretim Kurumu ve savcılık konu hakkında inceleme başlatıldığını duyurdu. 18 Mart’ta İstanbul Üniversitesi, İmamoğlu dahil 21 kişinin diplomasının iptaline karar verdi.
İmamoğlu, İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu’nun 18 Mart 2025 tarih ve 3/1 sayılı işlemine itiraz etti. 6 Mayıs 2025’te İmamoğlu, “Yokluk” ve “açık hata” gerekçeleriyle diplomasının iptal kararının iptal edilmesini talep etmişti. “İptalin iptali” davasını açan İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan 1,5 ay sonra İBB soruşturması kapsamında tutuklanmıştı.
İstanbul 5. İdare Mahkemesi, 22 Mayıs 2025’te İstanbul Üniversitesi’ne müzekkere yazarak iptal kararına dayanak olan bilgi ve belgeleri istemişti. Bir ay sonra Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından, İstanbul 5. İdare Mahkemesi Başkanı Recep Şendil ve üye hâkim Gün Yazıcı görevden alınmış, yerlerine yeni isimler atanmıştı. Yeni heyet, 30 Temmuz 2025’te diploma iptali kararının yürütmesinin durdurulması talebini reddettmişti. İmamoğlu’nun yüksek lisans diploması da iptal edilmişti.
Ekrem İmamoğlu hakkında, üniversite diplomasının sahte olduğu iddiasıyla “zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik” suçundan ceza davası açılmıştı. İmamoğlu’nun 8 yıl 9 aya kadar hapis istemiyle yargılandığı diğer dava ise 16 Şubat’a ertelenmişti.

