İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü kurduğu iddiasıyla tutuklandığı İBB davası duruşmaları Silivri’deki Marmara Cezaevi yerleşkesinde devam ediyor. 107’si tutuklu 405 sanıklı başlayan ve iktidarın “asrın yolsuzluk davası” olarak nitelendirdiği İBB davasının görülmeye başladığı 9 Mart’tan bu yana sanık sayısı 414’e çıkarken tutuklu sayısı 77’ye düştü.
Tutuklu sanıklar arasında yer alan ve 35 yıldan 91 yıla kadar hapsi istenen Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan 19 Mart’ta “Kent uzlaşısı” nedeniyle gözaltına alınmış 23 Mart 2025’te terör suçlamasıyla tutuklandığı gerekçesiyle görevinden alınarak yerine kayyım atanmıştı. 11 Şubat’ta “Kent Uzlaşısı” kapsamında hakkında tahliye kararı verilen Şahan, yolsuzluk soruşturmasındaki tutukluluğu nedeniyle cezaevinden çıkamadı. 1 yılı aşkın süredir cezaevinde bulunan Resul Emrah Şahan, İBB davasının üçüncü haftasında savunmasını yaptı. Hakkındaki suç isnatlarına karşı detaylı bir savunma yapan Şahan, 10 haftalık yargılamanın ardından sorularımızı yanıtladı
1 yıldır görüşmediğiniz arkadaşlarınızla ilk kez duruşma salonunda karşılaştınız. Neler hissetiniz?
Tabii ki birlikte olmak, yan yana olmak hepimize iyi geldi. Neticede tek kişilik hücrede aylardır tecritte kalıyoruz. Duruşma öncesi sınırlı bir zaman da olsa nezarethanede karşılaşmak, birbirimizin sağlıklarını sormak, birbirimize moral olmak güç verdi. Diğer yandan bu kadar çok yol arkadaşımın, çalışma arkadaşımın, İBB’de hizmetlerine tanıklık ettiğim bürokratların, hepimizin bu kadar zaman cezaevine kapatılmış olduğu gerçeği de mahkeme salonunda somutlaştı. Ortada devasa bir insan, zaman, kaynak israfı var. Ama bu sürecin geçeceğine, sonunun iyi olacağına inancımızın da ortaklaştığını fark etmek, bunu hissedebilmek bizi güçlendirdi.
10 haftadır süren bir yargılama süreci içerisindesiniz. İlk savunma veren isimler arasında oldunuz. Bugüne kadar geçen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Savunmamın başında durduğum yerdeyim. Düşmanca davranan bir yapının kurguladığı oyuna zorlanıyoruz hep birlikte. Ama baştan beri şunu görüyoruz, burada onlarca evladı, anneyi, babayı, aileyi ayrı düşüren, gözyaşı döktüren, suçsuz yere bizi evlatlarımızdan ayrı düşüren, herkesi sevdiklerinden uzak tutanlar, bu divanda değilse milletin vicdanında, ama en önemlisi Ulu Divan’da hesap verecektir. Evet yargılama kendi ritminde gidiyor. Mahkeme heyetinin tarihi bir sorumluluğu var. Doğruyu yanlıştan ayırmak bir akıl ve vicdan işidir. Her bir kişinin bir saniye bile özgürlüğünden mahrum kaldığı anın yükü o anlamda çok ağır. Ama toplumun neredeyse yüzde 70’inin siyasi dediği, üstelik Şişli’de en son yapılan ankete göre yurttaşın yüzde 80’inin hakkımızdaki iddialara inanmadığı bir siyasi davanın aktörleriyiz. Duruşma bu sürecin bir parçası. Tek tarafı değil. Mücadele siyasetle, toplumla, topyekün verilen bir mücadele.
Demokrasi, hukuk, adalet bunların hiçbiri sadece kendi yargılandığım davanın sonucu ile okuyacağım alanlar değil. Ya da sadece kendi özgürlüğümle konuya bakacak değilim. Bugün gazeteciler, seçilmiş onlarca belediye başkanı, düşünen konuşan herkes bir şekilde bundan nasibini alıyorsa değerlendirmeyi de en üst ölçekten yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum. O anlamda dünden daha umutluyum her yeni gün.
35 yıldan 91 yıla kadar hapsiniz isteniyor. 1 yılı aşkın süredir tutuklulukla geçen bir zamanın sonrasında kendinizi savundunuz. Kürsüye çıktığınızda neler hissettiniz?
Tam bir yıl sonra o kürsüye gerçekten size gelen sayısız destek mektubuyla, yanımızda olan bize inanmış insanların gücüyle ve direnciyle çıkıyorsunuz. Evet hakime konuştum, anlattım ama biliyordum millet dinliyordu. Onun için içim çok rahattı. Milletin vicdanında doğru ve hakikat yerini bulur. Bu davada bu hemen hemen her gün her dakika oldu.
Bu dava her yeni gün o duruşma salonunda geri gidiyor. En kuvvetli etkin pişman diye anlatılan geçenlerde tahliye olmuş kişide bile dava geriye gitti. Şablon sorular, hazır kalıp ifadeler kabul edildi. O nedenle biz o duruşma salonunda her yeni gün biraz daha ispatlıyoruz bu kara oyunu. Günün sonunda oyunun sonu belli. Kendimizden eminiz, milletten eminiz.
“Gerekirse Sayın Erdoğan’a mektup yazarım”
İstanbul Valisi Davut Gül’ün size bir gökdelen yapılması hususunda telkinde bulunduğunu belirttiniz savunmanızda. Valilik ise bu söylemi yalanladı ve İçişleri Bakanlığı da konuya dair tüm işlemlerin kayyım öncesi döneme ait olduğunu söyledi. Bulgar Vakfı’nın haklarının Şişli Belediyesi tarafından engellenmeye çalışıldığını da iddia etti. Valiliğin ve Bakanlığın açıklamasına ilişkin neler söylemek istersiniz?
Sayın Vali ile olan görüşmemizdeki detaylara dair polemiğe girmek istemem. Ancak belediye başkanı olarak önceliğim şahıslar değil, Şişli'nin dokusudur. Bir kamu görevlisi olarak devletin kurumlarıyla yaptığım her görüşmede, kentin kalbine saplanacak bir yapının yaratacağı adaletsizliği dile getirdim.
Kişiler, firmalar, şirketler beni hiç ilgilendirmez. Samimiyetle söylüyorum. Ben devletin koltuğunda oturan belediye başkanı olarak bu konuyu devletin kurumları, millet için çalışan yapıları ile konuştum. Israrla doğruya çekmeye çalıştım. Bulgar Vakfı hakkı ya da başka herhangi bir hak kimsenin hakkına hukukuna daha az önemli diye bakmadık.
Ama bir kentte birinin, birilerinin zenginliği için sonradan “yaratılmış” haklar o kentin toplum yaşamına, gündelik hayatına tüm yaşayan yurttaşlarının haklarına ilişkin bir adaletsizliğe neden oluyorsa, Kuştepe’nin, Mahmut Şevket Paşa’nın, hemen yanı başındaki dönüşüm bekleyen deprem riskindeki mahallelerin haklarını yok sayarsa, buna kafamızı çevirip görmezden gelemeyiz. Ben de bunu yapmadım ve yapmam.
Konu sadece beton, trafik ya da kentsel mekânın yıkımı değil. Bu bir 'hak' ve 'halk' meselesidir. Hâlâ bu yanlıştan dönülecek zaman, mekân ve olanak vardır. Gerekirse bu konuyla ilgili buradan yaşadığım tüm hukuksuzluklar bir yana, siyasi gömleğimi çıkarıp bir kenara koyup Sayın Cumhurbaşkanı’na konuyu, durduğumuz yeri, savunduğumuz işi olması gerekeni anlatan bir mektup yazarım. Ve eminim ki ikna da ederim. Yeter ki Şişli’nin geleceği-iyiliği-hakkı korunsun.
Feriköy Antika Pazarı’nın satışına ilişkin görüşmelerin Koç Grubu ile sürdüğü söyleniyor. Feriköy Pazar alanına ilişkin yaşam alanı projeniz vardı. Bu satış iddialarına ilişkin neler söylemek istersiniz?
Duyduğum kadarıyla bu henüz bir iddia. Söz konusu grubun isminden bağımsız olarak, Şişli halkının en büyük tedirginliği kamusal alanların niteliğini kaybetmesidir. Bizim projemiz burayı bir 'yatırım aracı' değil, bir 'yaşam odağı' olarak görüyordu. Bu alanın kamusal kalıp kalmayacağı meselesi asıl 'hak' ve 'halk' davasıdır.
Bizim burası için geliştirdiğimiz, bir önceki Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na da benim bizzat anlattığım, önerdiğim çok iyi tasarlanmış kamusal bir proje vardı. Pazar alanı, otopark, çoklu kullanımı olan bir odak noktasıydı bu proje Bomonti için. Açık alanı, yeşil alanı, pazar alanı, etkinlik alanı vb. O projenin hayata geçmesi Bomonti'nin gerçekten hak ettiği dönüşüme ilişkin bir işaret fişeği olacaktı.
“Kızımın benden uzak olduğu her anın telafisi zordur”
Kent uzlaşısından tahliye oldunuz ancak İBB davasındaki tutukluluğunuz nedeniyle hâlâ cezaevindesiniz. Bu hususa savunmanızda da değindiniz. Davanın geldiği süreçte bir tahliye beklentiniz var mı? Bir önceki tutukluluk değerlendirmelerinde tahliye kararları neler hissettirdi?
Bir dosyadan tahliye edilip, benzer iddialarla başka bir dosyaya dahil edilmemiz hukuki öngörülebilirlik açısından izahı güç bir tablo oluşturuyor. Buna 'yedek tutuklama' dememizin sebebi, usul hukukunun temel prensiplerinin zorlanmasıdır. Bizim beklentimiz, yargının kendi bağımsız ritmi içinde, somut gerçekleri dosyadaki çelişkilerden (etkin pişman beyanları gibi) ayıklamasıdır.
Bizler bu davalarda konulara kendi tahliyemiz, özgürlüğümüz odağında bakmayız. Tabii ki çok önemli, tabii ki özgürlüğümün benden alındığı her saniye, kızımın ailemin benden uzak olduğu her an telafisi olmayan zamanlardır. Ama içerideki her bir kişinin tahliyesi bize nefes aldırıyor. İnanın, Ekrem başkanın da dediği gibi etkin pişman bile olsa, iftiralarıyla beni bile bu davaya zoraki ekletmiş iftiracı olsa, kimsenin özgürlüğü ile sınanmasını, ailesinden çocuğundan uzak olmasını, tecritte kapatılmasını istemem. İnsanlığa, vicdana, ahlâka, savunduğumuz hiçbir değere sığmaz bu. O nedenle her bir tahliye iyidir, güzeldir. Olması gerekendir. Yeter ki artık herkes tutuksuz yargılansın. İnsanlar burada mail attığı için 9 ay yattı, kamera bantladığı için bir sene yattı. Şaka değil giden gün ömürden. Savunmamda da dile getirdiğim gibi, Anadolu’da hakim, peygamber postunda oturur derler. Bizim beklentimiz, sonunda adaletin tesis edilmesidir.
Kayyım yönetimin icraatlarını izliyor musunuz?
Savunmamda benim dönemimde başlamış devam eden ve kayyım döneminde iptal edilmiş belediye projelerimizi sıraladım. Konu şurada yanlış anlaşılıyor: Belediye yönetimi bir “memurluk” işi değildir. Yerelle birlikte, sokakla, halka, gündelik hayatın içinden, ona çözümler üreterek gelen, karar alma süreçlerinden uygulamasına birliktelik içeren, kendini yeniden üreten siyasi süreçlerdir. Yani salt bürokratik bir iş değildir belediye-yerel yönetim. Şimdi siz kayyım aklıyla bu duyguyu da hizmeti de yaratamazsınız. İsteseniz de olmaz. Bir kere millet rıza vermediği bir yapıyla böyle bir birlikteliği kuramaz. Pazarda, sokakta, derdinde, düğününde, cenazesinde… Kuramaz bu duyguyu.
Dolayısıyla iradesi gasp edilmiş bir Şişli var. Bana oy versin vermesin fark etmez. Benim tutuklanmam bir anlamıyla bu iradeye müdahaledir.
Ama gün sonunda neredeyse 14 aydır kayyımla yönetilen bir Şişli var. Bana özgürlüğümle ödetilen bedel, Şişli'ye iradesinin gaspıyla ama en önemlisi Şişli'nin yoksuluna-yaşlısına-çocuğuna-kadınına-gencine yaşamını zorlaştırarak ödetiliyor. Buradan görmemiz lazım kayyım hikayesini.
Şişli Belediyesi bu kez de memur işçilerin eylemleriyle hareketlendi. Toplu sözleşmeleri feshedilen memurlar oturma eylemi yaptı. Kayyım yönetiminde yaşanan işçi sorularına ilişkin neler söylemek istersiniz?
Oradaki konuyu daha makro konuşmamız gerekiyor. Kamu yönetiminin emekle kurduğu ilişki bir taşeron-işçi ya da müteahhit-işveren ilişkisine döndüğünde hizmetin kamusallığı ve işçinin hakkı, emeğin üretimi gibi kavramlar içi boşaltılmış bir şekilde kalıyor işleyişte. Bugün kamusal hizmetler alanı kamu tarafından müteahhitleştirilmiş bir gri alana dönüştürüldüğü ölçüde kamuda çalışan işçiyi, ihale evrakı imzalayan, masa başı yaptığı işe, konuya, hizmete yabancılaşan bir norma çekerseniz iki taraf için de sakatlanmış bir ilişkilenme biçimini kurarsınız. Kamu “bir şekilde girelim maaşımız olsun, tanıdık bulalım, siyasi bulalım, oturalım” alanına döner. Buradaki sendikal mücadele alanı da ücret sendikacılığına döner.
Kamu, emekçinin kendini her zeminde güvende hissettiği ve yabancılaşmadan kendini var ettiği en güçlü zemin olmalıdır. Ve gün sonu gerçekten emek kazanır…
“Birlikte yaşam ihtiyacı daha da derinleşti”
Çokkültürlü, çok dilli bir ilçenin belediye başkanısınız. Roman, Ermeni, Rum sakinleriyle görev sürecinizde de diyalog halindeydiniz. “Biz Şişli” projesi de bu kapsamda önem verdiğiniz projelerden biriydi ve gördüğümüz kadarıyla şu an duran projelerden biri. Bir yanda siyasetin başka bir köşesinde uzlaşma mesajları verilirken bir yanda da kentteki çok dilli, çok kültürlü projeleri destekleyen projelerin durdurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şişli'ye dair kendinize bir soru sormanızı istiyorum: Nişantaşı ile Kuştepe arasında kaç metre var? Yürüyerek on dakika. Ama o on dakikada geçtiğiniz mesafe, yalnızca mahalleler arası sınır değil, birbirini hiç görmemiş hayatlar arasındaki mesafedir aslında.
"Biz Şişli" projesini başlatırken tam da bu mesafeye baktık biz. Aynı ilçe sınırları içinde, bu denli ayrışmış hayatlar neden hiç temas etmiyor? Bu kopukluk yalnızca kültürel bir mesafe mi, yoksa kamusal alanın eşitsiz dağılımının, temsiliyet eksikliğinin, görünmez kılınmışlığın ürettiği çok daha derin bir ayrışmanın sonucu mu? Şişli'de bazı hayatlar doğal olarak görünürdür. Bazıları ise ancak kendi dar çevrelerine sıkışarak var olur. Roman mahallesi de, Feriköy'deki Ermeni toplumu da, Beyoğlu sınırından taşan Kürt komşularımız da... Hepsi bu kentte yaşıyor ama kentin kamusal ve kültürel hayatında eşit özneler olarak yer alamıyor. "Biz Şişli" bu soruya kültür alanından bir cevap aramaktı. Basit bir etkinlik takvimi değildi. Dar alanlara sıkışmış kültürel üretimleri ilçe geneline taşımak, aynı zamanda o üreticilerin bu kente dair söz hakkını tanımak demekti. Kentte görünmez kalmış "ötekilerin" üretiminin görünür olması, kültürel çeşitlilik göstergesinin çok ötesinde — eşit yurttaşlık tartışmasının gündelik hayattaki karşılığıydı. Bir çeşit mikro uzlaşı pratiği.
Mesela Türkiye İttifakı/Kent Uzlaşısı denilen şey de benim için tam buradan anlam kazanıyor. Farklı kültürlerin temsiliyetine alan açmak, tekil bir kimliğe ilişkin dar bir başlık değil; kamusal alanın kimler tarafından ve hangi eşitlik koşulları altında paylaşıldığına dair temel bir sorudur. Temsil edilmek yetmez. Temsilin biçimini, dilini ve zeminini birlikte kurabilmek; karar süreçlerine dâhil olabilmek; kendi sözünü aracısız söyleyebilmek ve bu sözün meşru kabul edildiği bir kamusal alanın inşasına katılabilmek. Çünkü temsil edilmeyenin karşılaşma imkânı yok. Karşılaşma yoksa uzlaşı da yalnızca havada güzel bir söz. "Biz Şişli" bir yıl boyunca bunun mümkün olduğunu gösterdi. Tam da bu pratiklerin genişleyebileceği bir eşikte kesintiye uğradı. Ama bazı işler sonuçlarıyla değil, işaret ettikleriyle anlam kazanır. O alan daraldı bugün. Ama mesele ortadan kalkmadı; aksine, temsil, eşitlik ve birlikte yaşam ihtiyacının ne kadar derin olduğu daha da görünür hale geldi. Bu yüzden "Biz Şişli"yi yerel bir kültür politikası olarak değil, daha geniş bir demokratikleşme meselesinin parçası olarak görüyorum. Ve emin olun, bu tecrübeden sonra çok daha güçlü dönecek. Çünkü "Biz Şişli" bir proje değil Şişli'nin ve bu ülkenin hakikati ve ta kendisidir.



