Yaşayan bir hafıza Hrant Dink
Sürgün yalnızca bir toprağın kaybı değildir.
Sürgün, bedenin mekânla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Yön duygusunun, tekrarların, alışkanlıkların; yani benliği sessizce ayakta tutan ritmin kırılmasıdır. Sürgün bazen bir sınırdan geçmek değildir. Bazen sınır, insanın içinden geçer. İnsan yerinde durur, ama mekân yerinden oynar.
Aynı sokak başka bir sokak olur. Aynı kapı, artık açılmayan bir kapıdır. Aynı şehir, insanın içinde daralır.
İnsan mekânla birlikte nefes alır. Her gün yürüdüğü sokak, açtığı kapı, dokunduğu zil, pencereden süzülen ışık, duvara düşen gölge… Bunlar yalnızca dış dünyaya ait ayrıntılar değildir; bedenin içine yazılmış koordinatlardır. Kimlik yalnızca dilde değil; bu tekrarların sürekliliğinde kurulur. Bu yüzden sürgünün her türü, çoğu zaman kelimelerden önce bedende hissedilir. Dil henüz yerindeyken, beden çoktan yerini kaybetmiştir.
Zaten bilinen bir hakikat vardır; ama bazı hakikatler tek bir zamana değil, parçalanmış anlara yayılır.
Zemin sanki hafifçe çekildi altından
Hrant için mekân bir günde, durup dururken bozulmadı.Beden, bu bozulmayı bir anda değil, izler hâlinde çoklu kaydetti.
“Ben Türk değil, Türkiyeliyim ve Ermeniyim” dediği gün, beden belki de ilk kez kendi ülkesinde yerini kaybetti. Mekân, bir cümleyle çatladı. Yer biraz kaydı. Sanki zemin hafifçe çekildi altından. Sonra başka anlar geldi. Duvarlarına harç taşıdığı, Anadolu’dan gelen kimsesiz ve yoksul çocukların yetiştiği Tuzla Ermeni Kampı’na devlet el koyduğunda, beden bir kapının artık açılmadığını hatırladı. Bir hatıranın yerinden söküldüğünü, mekânın ayaklarının altından sessizce çekildiğini… Sonra bir söz daha. “Dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok” dediği gün, mekân biraz daha daraldı. Sanki hava azaldı. Sanki beden, bir kez daha kendine yer açmak zorunda kaldı. Hrant’ın sürgünü bir anda olmadı; parça parça örüldü.
Beden ruhun ilk evidir; mekân ise bedenin ikinci kabuğu. Kabuğu kırılan insan, kendi vatanında olsa bile sürgünde, çıplak kalır.
Hrant’ın bedeni, bu kırılmayı ekilen her tedirginlikte yeniden yaşadı. Ama bu kırılmayı bir yaraya çevirmedi. Onu bir duyguya dönüştürdü. Birlikte yaşamanın mümkün olduğu bir duyguya. Herkes için yer açan, kimseyi dışarıda bırakmayan bir duyguya.
“Beyin mekânı bedende haritalar”
Nörobilim bize şunu söyler: Beyin, mekânı bedende haritalar. Yön duygusunu taşıyan sinir ağı, insanın nerede durduğunu ve nereye gittiğini bedene fısıldar. Mekânın kokusu, sıcaklığı, dokunuşu; sevinci ya da tedirginliği bedenin hafızasına kaydolur. Ve insanın kendini burada, evinde hissedebilmesini sağlayan zihinsel süreklilik, bu haritanın dağılmasını engeller.
Ama beden, ikinci kabuğu olan mekândan fiziken ya da duygusal olarak sürgün edildiğinde bu bütünlük çözülür. Eski coğrafyaya göre çalışan bir beden, yeni mekânda yönsüzleşir. Harita kurulamaz; boşluk hissi ortaya çıkar. Bu boşluk yalnızca mekânsal değildir. Zaman askıya alınır, benlik gevşer, süreklilik kırılır. Psikoanalitik düzlemde bu, benliğin eşiğe çekildiği bir kriz alanıdır.
Hrant, bu kriz alanlarını kendi bedeninde başka bir şeye dönüştürdü. Her etnik topluluğun barış içinde yaşaması gereken bir duygu coğrafyasına. Ama onun sürgünü, kendi toprağında, bir güvercin tedirginliğinde yaşandı. Uçmadan önce etrafa bakan, her sese irkilen, ama yine de gökyüzünü terk etmeyen bir bedenle yaşadı.
Tanıdık mekân yabancılaşmıştı
Agos’a giden yol onun için yalnızca bir güzergâh değildi. Aynı sokak, aynı kapı, aynı bina… Ama artık beden bu tekrarları güvenle kaydedemiyordu. Tanıdık mekân yabancılaşmıştı. Tehdit, mekânın içine sızmıştı. Kendi ülkesinde, kendi dilinde, kendi şehrinde yönünü sürekli yeniden aramak zorunda kalan tedirgin bir bedendi onunki. Bu yüzden Hrant’ın bedeni, bu coğrafyanın çatlaklarının topografyasını taşıyordu.
Onun öldürülmesi yalnızca bir insanın yaşamına son verilmesi değildi. Bu topraklarda birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair mekânsal, tarihsel ve ahlaki bir ihtimal hedef alındı. Kurşun yalnızca bedenine değil; diline, sesine, cesaretine, kırılgan ama ısrarcı umuduna isabet etti. Ve bu cinayet göz göre göre işlendi. Bilinen, bildirilen, uyarıları yapılmış bir ölüm gelip onun bedenine yerleşti.
Bazı ölümler zamanla kişisel acının tortusuna karışır. Yas, bedende başlar ama giderek belleğin daha derin katmanlarına çekilir. Acı silinmez; şekil değiştirir. İnsan eksik ama devam eden bir hayat kurmayı öğrenir. Bu, kişisel yasın zamansal doğasıdır.
Kamusal ölüm ise zamana direnir. Hrant’ın ölümü gibi.
Orada yas, unutmakla değil, hatırlamakla mümkündür. Çünkü kamusal ölüm yalnızca bir bedenin yitimi değildir; bir sözün, bir ihtimalin, bir gelecek tahayyülünün ortadan kaldırılmasıdır. Cinayet geçmişte kalmaz; bugüne ve yarına yönelmiş bir tehdide dönüşür. Bu yüzden hatırlamak bir duygu değil, bir sorumluluktur.
Yasın kapanabilmesi için kaybın tanınması gerekir. Lacan’ın “Büyük Öteki” dediği simgesel düzen —yasa, dil, otorite— kaybı kabul etmediğinde yas askıda kalır.
Hrant Dink’in ardından yaşanan tam olarak budur.
Büyük Öteki yalnızca sessiz kalmadı; yalan üretti. İnkâr, yası geciktirmedi; yapısal olarak imkânsızlaştırdı. Kayıp simgesel bir yer bulamayınca travma zaman dışına düşer. Acı bedene, dile ve direnişe geri döner.
Yas engellendiğinde...
Judith Butler’ın işaret ettiği gibi, kimin yasının tutulabilir olduğu politik olarak belirlenir. Bazı ölümler kamusal yasın konusu yapılır; bazıları ise tehlikeli bulunur. Yas engellendiğinde —adalet geciktirilerek, inkâr edilerek— kimlik çözülür, zaman kopar, benlik parçalanır. Yalnız kelimeler değil, duygulanımın ritmi de dağılır.
Bu yüzden Hrant Dink’in ardından tutulan yas yalnızca bir yas değildir. Bu bir hafıza ısrarıdır. Unutmamakta direnmenin adıdır.
Devletin karanlık dehlizlerinde sürüncemede bırakılan adalet arayışı bu yası dondurur. Yıllar süren davalar, eksik dosyalar, yarım yüzleşmeler… Acı geçmedi; çünkü geçmesine izin verilmedi. Unutulmadı; çünkü sistematik olarak unutturulmak istendi.
Yaşayan bir hafıza
Ama Hrant’ı yalnızca bir dava dosyasına indirgemek mümkün değil. O, yaşayan bir hafıza olarak kaldı. Bedeni, bu ülkenin yaralarının ve umutlarının haritasını taşıyordu. Kendi ülkesinde sürgün olmanın ne demek olduğunu bağırmadan, suçlamadan, incitmeden anlatan nadir insanlardan biriydi. Kökleriyle kavgalı olmayan ama kökleri yüzünden hedef alınan bir bedendi onunki.
Bu yüzden Hrant’ın hatırası yalnızca yazılarında yaşamıyor. Gülüşünde, tereddütlerinde, korkularını gizlemeden yoluna devam edişinde yaşıyor. Türk ve Ermeni toplumlarına seslenirken yüzüne yayılan umutta, tehditler karşısındaki o tanıdık tedirginlikte… Onu hiç tanımamış olanlar bile ona adıyla seslenebiliyor: Hrant. Hrant diyorum ben de. Çünkü bazı insanlar kamusal figür olmaktan çıkar; toplumsal bir yakınlığa dönüşür. Dost olur. Tanık olur.
Hrant’ın gücü tam da buradadır. Bastırılmış hafızalara dokundu. Kendi ülkesinde yabancılaşmış, sesi kısılmış, bedeniyle bu coğrafyaya sığamamış herkes onda kendinden bir iz buldu. Bu yüzden her 19 Ocak’ta hatırlananlar bir tarih anlatısı gibi değil; çok yakınımızı kaybetmişiz gibi düşer içimize. Ayaklar her yıl onun sesini takip eder Agos’un kapısına doğru. Zaman orada durur. On dokuz yıl geçer ama hafızaya kaydolan duygulanımın ritmi dağılmaz.
Belki bunun bir açıklaması yoktur. Belki bazı bağlar yalnızca duygusal değil, varoluşsaldır. Hrant, bu ülkenin bastırılmış vicdanının ve olmayan adaletinin adıdır. Onu anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; geleceği hâlâ mümkün saymaktır.
Ve biz, tanık olanlar, her yıl olduğu gibi, bir kez daha sesleniyoruz: Buradayız. Biz artık hafızanın kendisiyiz. Tanığız.

