RAGIP ZARAKOLU

Garbis ne ser verdi ne de sır. İşkencecisi “itirafçı” oldu sonunda. 12 Eylül cezaevleri aslında bir toplama kampıydı. Garbis’e özel eziyet yapılırdı. İbret-i alem olsun diye, tüm tutsaklar toplanır, onların ortasında zulmedilirdi. Ses çıkaramamanın utancı yaşatılırdı tutsaklara.

Dadrian’ın özelliği araştırmalarını özellikle Türk kaynaklarına dayandırması idi. Bunun yanında 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte yer alan Alman ve Avusturya arşivlerini kullandı, resmi tarih, İngiliz/Fransız/ABD kaynaklarını “propaganda” diye tanımladığı için.

Gülizar’ın Musa Bey tarafından kaçırılması ilk kez bir direnişle karşılaşır, uluslararası kamuoyunun yakından takip ettiği bir davaya konu olur. Biçimsel de olsa Musa Bey mahkûm olur, Medine’ye sürgüne yollanır. Gülizar ise ailesine döner. Hikâyenin sonrası iki taraf açısından da ilginç.

Ara Güler’in cenazesine sarılı Türk bayrağını da bir teşekkür olarak kabul edebiliriz. Ama Ermeniliğin Osmanlı/Türk kültürüne yaptığı katkıya saygı ve teşekkür bağlamında TC devlet başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ara Güler’in tabutu başında saygı duruşunda bulunması gerekmez miydi?Orası Fransız Cumhuriyeti, burası Türkiye Cumhuriyeti mi diyeceğiz?

Ragıp Zarakolu, geçtiğimiz günlerde hayata veda eden THKP-C'nin kurucularından, yazar, çevirmen, yayıncı Oktay Etiman'ın ardından, dava dostluklarını, davaları ve mahpusluk günlerini yazdı.

Ragıp Zarakolu, üniversitelerde yaşanan 'kırım'ı geçmişe uzanan bir bakışla kaleme aldı: Keşke liberal üniversitelerimizden birinde, katledilen ve tasfiye edilen akademisyenlere yer veren bir Akademik Özgürlük Müzesi kurulsa… Gazeteciler Cemiyeti’nin Basın Müzesi’ndeki “Öldürülen Gazeteciler” Bölümü gibi.