KARİN KARAKAŞLI

Karin Karakaşlı

ÜVERCİNKA

Ülkü Tamer’den bir teşekkür, bir yangın, bir ölüm

Teşekkür edecek insan bulmakta zorlanıyorum, şükredecek bir şeyler. Öz savunma dersleri gibi akıyor günlük hayat. Önünü, arkanı kolluyorsun gelecek darbelerden. Cevabı beklenmeyen “Canım nasılsın”lardan, savuşturma sloganı “Sonra bakarız bir ara”lardan, gardını alan “Sen beni yanlış anladın”lardan, buyurgan “Bilmem anlatabildim mi”lerden geçilmiyor ortalık. İnsanın en zayıf noktalarını bir köşede sinsice biriktirip  en savunmasız anında yüzüne çarpmakla şekilleniyor her tür ilişki. O yüzden nimet gibi geliyor ya Ülkü Tamer’in dizeleri. O ki en güzelinden teşekkür edebiliyor birine.

Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,

Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;

Zamirler fazla vurguludur genelde. Çok fazla ‘sen’, hitap ettiğin insanı karşına yerleştirir, kutbun kılar. Çok fazla ‘ben’, egonun itici kibrinin tezahürü gibi tınlar. Burada işte ama, ben’ler ve sen’ler yerini buluyor birden. Çünkü bir hemhal oluş tarif ediyor özünde. İnsanın kendini en çıplak, en saf haliyle bırakıverdiği uyku, paylaşılan anın büyüsüyle ‘biz’ kılıyor, hikâyesi birbirinden ayrı, yolu kesiştiği andan itibaren de birlikte kurulacak cümlelere geçen iki insanı.

Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;

Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,

Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

Aşka varana kadar sıradandır günler. Zaman mefhumunu unuturum, içimde aşk olmasa. Bir an yıllara uzar da mevsimler gıyabımda akar. Aşkla kendi varlığını duyar, kendinle bağlantıya geçersin. Başkasına yönelişin sana seni hatırlatır. Her zerrenle yaşadığını duyumsatır. Kokular keskinleşir, renkler patlar. Kırmızıya keser, maviye çalar dört bir yan. Hüznün, derinleşmenin ama aynı zamanda ferahlığın, özgürlüğün, umudun rengidir mavi. Varoluşun bütün hallerini kapsar. Yalan gerçeklerden soyar insanı, hayallerini sahiplenmeni sağlar. Ve bir anda bütün ayrıntıları görür olursun. Tali diye geçilen her şeyi. Gövdenin her bir uzvunu, ruhun her bir zerresini. Güzellik tanımını yeniden yaratırsın. Senin gören gözlerinin ifadesi olur güzellik.  Bakışınla güzelleşir dünya.

Ağzındaki ormanı ağzımdan yüreğime akıt.

Ben sana gün giydim.

Sana sığlandım.

Bir ruhun berikine aktığı öpüşler vardır. Güneş ve ay olduğun zamanlar. Her bir ânı birbirinden bildiğin, öte türlü eksik hissettiğin, adeta bir pelerin gibi kendini onun varlığıyla kapladığın zamanlar. Hayatın savuruşlarında, biriktirdiğin ne varsa onlarla gelip yığılırsın sevdiğinin yamacına. Seni yük gibi taşımayan, varlığınla çoğalana.

Haşhaş tarlaları arasından geçeceksin,

Beyaz ve mor haşhaşları havaya savurarak

Yeni bir afyon bulacaksın kendine.

İşte o zaman beni unutma,

Şairini, onun şiir yazan ellerini,

İçine dizilen sıragölleri,

Kendi kendine konuştuğun seni,

Her şeyi, hiçbir şeyi unutma.

Kendini alışkanlıklarla uyuşturmaya çalışırsın. Rutin bunun için var. Acıtıcı hakikatten kaçmanın yollarını ararsın. Oysa şair demiştir bir kere diyeceğini, sen o dizeler eşliğinde kendini karşına alıp halleşmeye girişmişsindir. Geriye dönüşü yoktur ki bu soyunuşun. Unutamazsın çıplak kalmışlığını. Her bir an birikir içinde, yan yana sıralanır. Kendi kendine “Ya işte böyle” der, hasbıhale girişirsin o en tanıdık yabancın olan senle. Konuşurken öğrenirsin taşımayı bütün o kaldıramadıklarını. 

Saçlarının her teli bir dinamit fitilidir

yokuşları çıkıp yorgunluğa bıraktığın an gövdeni.

Kanıksayışın buzul uykusundan uyandığın an, yanarsın.  Bastırılmış ne varsa, bunca zaman kendine dayattığın riyaya karşı ayaklanır. Teslim olman yeter, gerisi ateştir. Yakan, yıkan, arındıran ateş. Yangın yeri olur ortalık. Gövdene kütük gibi saplanmış sözler,  elmasken kömüre dönenler, hiç sönmemiş bir korla birlikte alev alır. Yanarsın. Ve fakat bilirsin ki, kalan sağlar senindir.

Şiir ateşin habercisidir,

yangının kundakçısı.

Yanardağın üstündeki kuştur şiir.

Yandığında şiirin ne demeye geldiğini de anlar olursun. Ateşi hem körükleyen hem de o ateşin içinden çekip çıkarandır şiir. Yeniden yaratmak üzere yıkar. Tekinsiz yüksekleri kaypak zeminlere tercih eder. Göze almayı öğretir.

En kötü alışkanlığım benim ölmekti durmadan.

Bir kamyon geçince ölmek, camilere girince,

Utanınca büyüklerden ve bahar yollarından,

Hatta yankesicilerden, bakır saçlarından kadınların

Birer birer yüreklerim yıllara dökülünce.

Yağmur sularıma inmeliydi önce inince.

Her bir aldanış, her bir hayalkırıklığı her bir ayıp küçük bir ölümdür. İnsan yanıldıkça bir parçasını kalakaldığı noktada bırakır. Ama öğrenir de. Hataları kim unutabilir ki. Kalbin çentikleri bir ömre yayılır. Ve gözyaşlarından filizlenir insan. Hâlâ ağlayabildiği oranda gülebilir doyasıya. Öldüğü kadar yaşamış olur hakkıyla.

Şiir tanığıdır bütün bunların. Ülkü Tamer en hınzır ve en olgun gülüşüyle bakar sana.