YETVART DANZİKYAN

Yetvart Danzikyan

KARDEŞÇESİNE

Aziz Güler’in cenazesi ve şu 90’lar meselesi

Günlerdir bir kampanya yürütüyor, demokrat ve vicdanlı kamuoyu. Talep edilen şu: Aziz Güler’in cenazesi Türkiye topraklarına getirilsin. İlk bakışta gayet makul bir talep. Ama olmuyor. Olmaması, tamamen ‘devlet istemediği için’. Aziz Güler, Suriye’nin kuzeyinde, Rojava bölgesinde 21 Eylül’de IŞİD’le çatışmada hayatını kaybetmişti. Bundan sonraki gelişmeler hayli ilginç. Radikal’e konuşan Avukat Sinan Varlık, durumu şöyle özetliyor: “Rojava’da hayatını kaybedenlerin cenazelerinin Türkiye’ye getirilmesiyle Meya-Der ilgileniyor. Aziz Güler’in ailesi cenazenin getirilmesi için Suruç Kaymakamlığı’na başvurdu. Kaymakamlık kendilerine Rojava’daki cenazelerin Türkiye’ye getirilmemesi için Bakanlar Kurulu kararının olduğunu bildirmiş. Bu konuda Bakanlar Kurulu’nun bir kararı var mı yok mu diye araştırdık. Araştırmamız sonucunda böyle bir kararın olmadığını öğrendik. Avukatlar olarak cenazenin getirilmesi için biz de başvuruda bulunduk. Ancak izin çıkmadı.”

Her yolu deneyen aile, change.org’da bir imza kampanyası başlattı. Perşembe günü de Meclis’in önünde düzenleyeceği bir basın toplantısıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (gitmeden önce Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunacağını açıklayacak. Diken.com.tr’den Tunca Öğreten’e konuşan anne Elif Güler şöyle diyor:

“Yaz oğlum, yaz. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, Aziz’im hakkında yazılanları okumuyor belli ki. Benim sözlerimi yaz da belki Emine Erdoğan ile Sare Davutoğlu okur. Onlar da ana. Belki yürekleri cız eder de akşam eşlerine rica ederler, Aziz’imi getirmeleri için.” Anne Elif Güler’in tek isteği, oğlunun İstanbul’da toprağa verilmesi. “Sevdikleri, arkadaşları son bir kez görsün Aziz’imi. Ben de bayramlarda ziyaretine giderim hem...”

İstanbul’da ve Rojava’da bunlar olurken, ‘bölge’de yine, savaş koşullarında dahi normal karşılanmayacak olaylar cereyan ediyor. Bir süredir, 30 yıllık savaş boyunca ölen PKK’lıların cenazelerinin defnedildiği mezarlıklar bombalanıyor. Muş’un Varto ilçesi Kulan köyünde bir mezarlığın bombalandığı iddiaları üzerine 17 Eylül’de İMC televizyonuna bağlanan köylü Leyla Aydınkaya, köyle mezarlık arasındaki mezarlık arasında 10 dakikalık bir mesafe olduğunu belirterek, “Bizler camiye sığındık, 05.30 gibi eve döndük. Helikopterler geldi, şehitliğimizi yıkıyorlar. Sokağa çıktığımızda yasak diyorlar, ne yapacağımızı bilmiyoruz” dedi. Hükümete bakılırsa, PKK bu mezarlıklarda silah depoluyor. Başbakan Davutoğlu New York’ta yaptığı konuşmada, konudan şu sözlerle bahsetti: ‘“Varto’da güya mezarlık için yapılan yerlerde her türlü silah yakalandı, bir de kaçırılan rehine çocuk kurtarıldı. Bu yapılanmaların hepsi yıkılacak. Tayin edilen hedeflere ulaştık.”

Ancak bölgeden gelen görüntülerde gördüklerimiz, bombalanan mezarlıklarda çocuklarının mezarlarını arayan anneler.

Bilhassa bu son gelişmenin Türkiye’deki milliyetçi kesim tarafından pek de umursanmayacağını tahmin etmek güç değil. Hatta AKP’li olsun olmasın, bu milliyetçi kesimler muhtemelen bu tür operasyonların sürmesini bile isteyeceklerdir.

Savaş böyledir. Normal zamanda meşruiyet bulamayacak eylemlerin insanların zihinlerinde pekâlâ kabul görmesi, an meselesidir. Ama aslına bakılırsa, bu anlık bir mesele değildir. Önceden kurgulanmış bir nefretin, diş bilemelerin, boca edilebileceği bir imkân bulmasıdır. Zaten bu da bizi daha kritik bir noktaya getiriyor, Türk-Kürt meselesinde. ‘Çözüm süreci’ iyi kötü giderken, toplumun genişçe bir kesiminden destek bulmuştu. Bunu, yansıyan raporlardan, 2010 sonrasındaki seçim sonuçlarından biliyoruz. Peki, nasıl oldu da şu iki ay boyunca HDP büroları peş peşe yakıldı, Kürt vatandaşlar linç girişimiyle karşı karşıya kaldı, HDP’nin ateşkes talep eden sesi duyulmaz oldu?

Bu, muhtemelen çözüm sürecinin nasıl yürütüldüğüyle ilgili bir mesele. Bunları o dönem de dilimiz döndüğünce yazmaya çalışmıştık. AKP, geriye bakınca daha net görüyoruz ki, ‘çözüm süreci’ni en azından yüz yıllık Kürt meselesinin adil ve onurlu bir şekilde çözülmesi için değil, topluma “PKK’ya silah bıraktırdık” diyebilmek için yürütmekteydi. Böyle yürütülen bir süreç de, maalesef, ülkenin Batı’sında kökleşmedi. Ondan sonra olanları siz de biliyorsunuz zaten. AKP tek parti hâkimiyetini yeniden kurmak için milliyetçi dili şedit bir şekilde kullanmakla kalmadı, yukarıda gördüğünüz türden, 90’ları hatırlatan uygulamalara gitmekten de geri durmadı. Döndüğü yerde de hazır bir ‘atmosfer’ buldu.

Bu vesileyle, çok tartışma konusu edilen “90’lara döndük mü?” meselesine de değinelim. Bu türden her değerlendirme sonrasında, kimi çevrelerden, 90’ların karanlığıyla şimdinin kıyaslanamayacağı türünden itirazlar geliyor. Bir açıdan haklılık payı var bunun. Ancak her dönemin kendi ruhu oluyor ve bilhassa son iki aydır olup bitenler, bilhassa medya açısından, ‘kaldığımız yerden’ devam etmeye gayet hazır olduğumuzu gösteriyor. Geçen hafta dikkat çektiğimiz gibi, ibrenin yine Ermenilere dönmesi de cabası.

Şöyle bitirelim: “90’lara döndük” diyebilmek için illa o listedeki bütün maddelerin yanına bir ‘o.k.’ işareti konana kadar bekleyecek miyiz? Bunu konuşmak bile yeterince korkutucu, alarm verici, başlı başına bir gösterge değil mi? Ya da şu: Peki, liste tamamlanınca ne olacak?