Hesap zamanı gelince…

Shintaro Shimosawa’nın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metraj filmi ‘Hesaplaşma’, iddialı bir film gibi görünse de vasat bir macera olmanın ötesine geçemiyor.

Filmde sürprizler yaratabilmenin, yönetmenler için her daim cazip bir yanı var. Beklenmedik durumlar seyirciyi şaşırtırken, filmin kendisi için de etkileyici bir alan açıyor; diğer taraftan seyirciye, düşündüğünün aksini göstermeyi maharete dönüştürüyor. Yapımcı kimliğiyle tanıdığımız Shintaro Shimosawa’nın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk uzun metraj filmi ‘Hesaplaşma’, (Misconduct) ilk bakışta yıldız oyuncularıyla dikkat çeken bir yapım. Daha ilk filminde Anthony Hopkins, Al Pacino gibi isimleri bir araya getiren Shimosawa, belli ki senaryoyu kolunun altına sıkıştırıp oyuncularını ikna etmek için yollara düşmüş. 

Filmde, aldığı her davayı kazanan Avukat Ben Cahill ve testleri onlarca insanın ölümüne yol açan bir ilaç şirketinin sahibi, dolar milyarderi Arthur Denning’le tanışıyoruz. Karısına pek zaman ayırmayan, kendini işine adamış avukatın, eski sevgilisi Emily ile tekrar yolunun kesişmesi, ucu ilaç devi Denning’e kadar uzanan bir sürecin başlangıcı olur. Emily aracılığıyla ulaştığı her evrak, Ben’in mahkeme salonlarında parlamasını sağlayacaktır. Ancak avukatın Denning’e karşı kozlarını düşüncesizce kullanması onu, hayatını abluka altına alacak bir sürece sokar. Gözüpek avukatımız zamanla çaresiz ve bocalayan bir karaktere dönüşür.

Shimosawa’nın büyük anlatısı engebelerle dolu. Filmin yıldız oyuncuları da vasat bir performans sergileyince, elde yalnızca havalı ama pek de içi dolu olmayan bir senaryo kalıyor. Filmde karşımıza çıkan sürprizler zaman zaman hikâyeye hareketlilik katıyor; ancak o kadar. Finalde izleyiciyi şaşırtmak üzere kurgulanmış sahne,  filmin diğer zayıflıklarına yenik düşerek gölgede kalıyor.

En dikkat çekici karakter ise hikâyede ufacık bir delik açmayı başaran Byung-hun Lee’nin canlandırdığı muhasebeci. Seyirci bu yan karaktere ilgi duysa da o, ana anlatı ve yıldız oyuncular arasında ufak bir ayrıntı olarak kalıyor sadece. Sonuçta, iddialı bir film gibi görünen ‘Hesaplaşma’ vasat bir macera olmanın ötesine geçemiyor.

Dünyaya açılan kapı

Bu yıl, en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi uyarlama senaryo dallarında Oscar’a aday gösterilen ‘Gizli Dünya’ (Room), başrol oyuncusu Brie Larson’a en iyi kadın oyuncu ödülünü getirdi. ‘Büyük’ yapımlar arasından sıyrılmaya çalışan fakat yine de kendi halinde bir film olan, Lenny Abrahamson imzalı ‘Gizli Dünya’yı iki ayrı bölüm halinde değerlendirmek mümkün. Başlangıçta ekranda sarımtırak bir odadan başka bir şey görünmüyor. İçeride ise bir anne ve oğlu var. Anne, beş yaşına giren oğlu Jack ile daha önce hiç bahsetmediği bir sırrı paylaşıyor; küçük çocuğun dünya bildiği ve dışına hiç çıkmadığı o odanın aslında gerçek dünyanın ufacık bir parçası olduğunu. Jack’in her sabah uyandığında günaydın dediği odadaki eşyalardan başka, hayata dair bildiği başka bir şey yok. Filmin ilk yarısı da ağırlıklı olarak bu tutsaklığa odaklanıyor.

İkinci yarıda ise odanın kapılarının açılmasıyla birlikte başka bir evrene yolculuk başlıyor. Beş yaşından sonra gökyüzünü, evleri, köpekleri gören Jack ile birlikte izleyici de bildiği dünyaya yeni baştan alışıyor. Jack karakterine hayat veren Jacob Tremblay’ın filmin hissiyatını yönlendirmede muazzam bir etkisi var. Onun annesi Joy’u canlandıran Brie Larson da Oscar’ı fazlasıyla hak etmiş.

 

Kategoriler

Kültür Sanat Sinema

Etiketler

Hesaplaşma


Yazar Hakkında