Altmışıncı yaş için Patrik II. Mesrob’a armağan

Türkiye Ermenileri 84. Patriği Mesrob Mutafyan, 16 Haziran’da 60. yaşına girdi. 14 Ekim 1998’de Patriklik makamına seçilen ancak ne yazık ki son sekiz yıldır frontal demans rahatsızlığı nedeniyle makamında bulunamayan Patrik II. Mesrob, görevi süresince birçok yenilikçi çalışması, zeki ve birikimli kişiliği ile belleklerde derin bir iz bıraktı. Bu vesileyle biz de kendisiyle beraber çalışan, yıllarca yakın çevresinde bulunan isimlerden hatıralarındaki Patrik Mesrob’u anlatmalarını istedik. Bu güzel hatıraların Patrik II. Mesrob için anlamlı bir hediye olmasını, ruhuna güç vermesini diliyoruz.

Kudretini Makam’dan almayan, Makam’a değer katan kişilikBAŞRAHİP TATUL ANUŞYAN

Bir yaz günü, 1982 yılında Kınalıada Kilisesi’nin bahçesinde tanışmıştık kendisiyle, daha genç bir rahipken. Ruhani olmak ve Kilise’ye hizmet etmek isteyen Minas Mutafyan’a Memphis Üniversitesi’ndeki hocasının “Ülkene ve cemaatine hizmet için geri dönmelisin” dediğinden bahsederdi. Rahip Mesrob’dan edindiğim ilk izlenim kuvvetli bir ruhaniyeti olduğuydu. Ruhani olmayı seçen insanların bu yola girmeden önceki yaşamlarını iki şekilde inceleyebiliriz. Ya koruduğu bir çizgisi vardır hep ya da ruhani yaşamla taban tabana zıttır yaşam şekli. Patrik Mesrob ile ilgili duyup gözlemlediklerim ve kendisinden bizzat edindiğim bilgiler onun ruhani olmayı seçmeden önce de ruhani bir yaşamı benimsemiş olduğu yönündeydi.

Bugün 60 yaşında kendisi ve otuz yılı aşkın bir tanışıklığın ardından hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki… Türkiye Ermenileri 84. Patriği, Ruhani Babam Patrik Mesrob II Hazretleri…

Beni kiliseye hizmet etmeye çağıran, cemaatin senden hizmet bekliyor, diyen kendisiydi. Ancak, bu hizmet yolundaki dikenleri kendi hizmeti esnasında bizzat görmemi sağlamıştı. 2001 yılının 24 Aralık günü uzun uzun konuşmuştuk ve 2002 yılının 1 Ağustos günü kendisinin Kalem Müdürü olarak göreve başlamıştım. 1 Mart 2003 tarihindeki rahiplik takdisimin ardındansa kendisinin özel sekreterliğini de üstlenmiştim. Bu görevler kendisini daha yakından tanımamı sağladı. Birçok ruhaniden farklıydı. Mükemmeliyetçi ve çalışkan bir kişiliği vardı. Araştırmayı, incelemeyi ve okumayı seven, gündemi takip eden ve son derece zeki bir kişiliği vardı. Negatif yönleri de vardı tabi. Ancak onun negatif yönlerini ön plana çıkartmak isteyenlerin daha fazla negatif yöne sahip olduğunu gözlemledim hep. Çoğu sabah masamda bir not bulurdum: “Sabah saat 5’te yatabildim, randevum yoksa beni erken uyandırma.” Ancak her zaman bir randevusu vardı. Dinlenmeden, kendini hiçe sayarak çalışırdı. 

‘Kasanın kapısı gençler için ardına kadar açıktır’

Cemaatini ve cemaatine hizmeti çok sevdi. Ruhani babası, müteveffa Patrik Şnorhk’un gösterdiği yolda ilerledi. Patrik Şnorhk kendisine şöyle demişti: “Kilise inşa etmek için her bir tuğla ile uğraşmalısın”. Cemaatin her bireyi ile ilgilendi, özellikle de gençlere ve çocuklara kol kanat germeyi seçti. Şu cümlesini çok net hatırlıyorum: “Biliyorsun Patrikhanenin kasasında yeterli paramız yok, ancak kasanın kapısı gençler için ardına kadar açıktır, unutma”. Bu amaç için kendine ait son derece cüzi birikimini de son kuruşuna kadar harcadı bu yolda.

Kudretini Makam’dan almayan, aksine Makam’a değer katan, ülkenin ve dünyanın gözünde saygınlığı olan bir kişilikti. Ne ülkesini ezdi, ne cemaatini ne de dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermeni asıllı vatandaşlara karşı bir duruş sergiledi. Patrik olunca daha fazla hizmet edebileceğini, engellerle karşılaşmadan daha rahat hizmet edebileceğini düşünmüştü…

Bence, çok kısa zamana çok büyük işler sığdırdı. Birçoğu yarım kalmış olsa da, bugün onları devam ettirebilecek bir kimsenin çıkamıyor olması onun başarısının kanıtıdır. Günümüzdeki sorunlar dikkate alındığında en büyük başarılarından birisiyse Cemaat denen sistemi işletebilmiş, Patrikliği de bir merkez haline getirebilmiş olmasıdır. Cemaat yaşantısıyla ilgili, sivil veya ruhani, her alanda bulunduğu girişimler saymakla bitmez.   

Hastalığı ise tüm çalışmalarını aniden sonlandırdı. Çizgisi korunamadı…

Üzüntü kaldı ondan… Hastalığına mı üzülmek dersiniz, yarattığı boşluğa mı,  verimli bir devrin kapanmış oluşuna mı,  yarım kalan işlerine mi, liderliğinden mahrum kalmaya mı?...   

Hayatın yılmayan öğrencisi
ARUS YUMUL

Mesrob Mutafyan’ı Kınalıada’da Amerika’dan yeni döndüğünde karizmatik, bilgili, enerjik ve idealist bir din görevlisi olarak tanıdım. Geleneksel davranış kodlarının dışında hareket eden ve bu yönüyle özellikle gençleri etrafında toplayan bir kişiydi. Cemaatin ve kilisenin dışa açılmasında, görünürlüğünün artmasında önemli katkısı oldu.  Cemaatin, vakıfların, okulların gündelik sorunlarını, uğranılan haksızlıkları kamusal alanda yüksek sesle ilk kendisi dile getirdi. On yıllarca susmuş bir cemaat için bu yeniydi. Maharetli bir hatipti aynı zamanda.  Dünya liderlerinin sözcülüğünü yapabilecek kadar da diplomatik beceriye sahipti. Kendisini tanımlayacak en önemli özelliği yıllar önce İngiltere’de benim de öğrencisi olduğum bir hocam söylemişti. Ermeni olduğumu öğrenince, kendisi Kudüs’te ders verirken tanıdığı Mutafyan’ı tanıyıp tanımadığımı sordu. Yakinen tanıdığımı söyleyince, Harvard’dan Oxford’a dünyanın en iyi üniversitelerinde ders vermiş olan bu kişi “Söyle ona bugüne kadar gördüğüm en zeki ve en bilgili öğrenciydi, bir daha onun gibisine rastlamadım” dedi. 

Son sallanan el

Patrik olunca Patrikliğe çeki düzen vermeye, daha doğrusu kurumsallaştırmaya çalıştı. Cemaatin sorunlarını çözmek için çeşitli komisyonlar kurdu. Patrikhaneyi baştan sona yeniledi. Din görevlilerin eğitimine özel bir önem verdi. Eğitim düzeyi artan bir cemaatin din görevlilerinin de eğitimli olması gerektiğini söylerdi hep. ‘Şoğagat’ ve özellikle ‘Lraper’in  yayımlanması için bizzat çalıştı. Kaç saat uyurdu, bir güne bu kadar çok faaliyeti nasıl sığdırırdı bilmiyorum. İstanbul Ermeni Patriği olmak zor, meşakkatli ve çetin bir iştir. Birçok hassas dengenin gözetilmesini gerektirir. “Birini hasta edip öldürmek istiyorsan onu İstanbul Ermeni Patriği yap” diye bir söz duymuştum. Bilmiyorum, Patriğin hastalanmasında üzerindeki baskıların bir rolü var mıydı? Bunca yıllık tanışıklığımda beni en çok etkileyen, hastalığının erken döneminde Patrikhane’de yapılan bir toplantıdan – galiba bu katıldığı son toplantıydı- çıkarken dönüp bana el sallaması oldu… 

Patrik Mutafyan: Meşaleli Adam
EPİSKOPOS SAHAK MAŞALYAN

Hagop Baronyan mizahi bir dille kendi çağında yaşamış bir episkopos için, “Nasıl biri olacağı doğuşundan belliydi zaten. Doğduğu gün İstanbul’un yedi semtinde yangın çıktı” demişti. Ben bu sözü sevgili Mesrop Badriarkımız patrik olduktan sonra verilen tebrik yemeğinde kendisi için alıntılamıştım. Kendisinin İstanbul’a gelişiyle bizim bütün Ermeni semtlerinde yangınlar çıktığını söylemiştim. Ama bu yakıp kül eden değil, İncil’de İsa Mesih’in, “Ben dünyayı ateşe vermeye geldim. Eğer şimdiden tutuşmuşsa ne mutlu bana” dediği türden, arındıran, aydınlatan ve yeni başlangıçlar için alan açan üretken bir yangındı.

Mesrop Badriark’ın tutuşturduğu yangınlardan birine örnek vermek isterim.

Yıl 1982, yer Kınalı, aylardan Temmuz. Sıcak mı sıcak bir Pazar günü. Rahip Mesrop Mutafyan’ın Kınalı’daki ilk senesi. Henüz daha pek tanıyanı yok. Küçük kilise tıklım tıklım dolu ve ayin ‘Der Voğormya’ ilahisinin okunacağı yere gelmiş ve perde kapanmış. Bu, tüm cemaatin bildiği, söylenirken halkın okuyuculara eşlik ettiği oldukça popüler bir kilise ilahisidir. Ancak bu kez yaşlı bir tbir (okuyucu) tuhaf bir makamla, yalelli türünden kimsenin bilmediği bir melodiyle ilahiyi tek başına yorgun sesiyle eze eze ve sinirleri gere gere okuyordu. Herkes sabırla bir an önce bu Temmuz işkencesinin bitmesini bekliyordu. Ama o kadar sabretmeye niyeti olmayan biri vardı. İlahinin ortasında perde açıldı ve genç rahip hışımla geri döndü ve sesinin tüm gücüyle yaşlı okuyucuya haykırdı: “Kes şu goygoyu, bu ne biçim ilahi okumak! Bu sıcakta bu millet senin zırıltını dinlemek zorunda mı?” Yaşlı adam dondu kaldı, cemaat nefesini tuttu, kilise birdenbire serinledi. Genç rahip halka döndü ve daha sakin bir sesle, “Şimdi ilahiyi hep birlikte söyleyelim yeniden” dedi. Kilise inledi ve herkes coşkuyla ilahiye iştirak etti. İnsanlar kafalarını kaşıyarak soruyordu, “Kimdi bu tuhaf rahip ve bu nasıl bir cüretti?” Yaşlı okuyucu öfkeyle terk etti kiliseyi lanetler mırıldanarak, cüppesini çıkarıp yere çaldı. Arkadaşları onu teskin etmek için peşinden koştular. Bu olaydan sonra o kilisede artık kimse solo goygoy okuyamadı. Yangın tutuşmuştu. Kınalıada ikiye bölündü. Genç rahip hemen sadık taraftarlar ve azılı düşmanlar edinmeye başladı. Olay kulaktan kulağa yayıldı ve tartışıldı ve elbette bu skandal sonrası kiliseye gelenlerin sayısı da katlandı.

Bu küçük olayın Mesrop Badriark’ın işleyiş tarzının genel çizgilerini anlamak açısından çarpıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Çünkü o bu tutumunu hiç terk etmedi. Dilini yangınlar tutuşturmak için kullanmaktan asla vazgeçmedi. Ona yöneltilen eleştiriler de aslında hep bu minvalde, bu olaydakilerin aşağı yukarı benzeriydi. Yapacağını daha nazik yapamaz mıydı, diyenler oldu. Senelerce kiliseye hizmet etmiş, dedesi yaşındaki birinin kalbini kırmadan yapamaz mıydı bunu? Hitabeti bazılarınca ya kahramanlık ya da küstahlık olarak nitelendi durdu ve bu hep böyle sürüp gitti tüm hizmet hayatı boyunca.

Çağların tortusunu döken buldozer

Bu mücadeleci üslubuyla Mesrop Mutafyan yirmi beş yıl (1982-2007) cemaat gündeminden hiç düşmedi. İlgi güzeldi ama çok yıpratıcıydı. Biz yakınında bulunanlar her kavganın onun sinirlerini nasıl harap ettiğini, esenliğini yok edip nasıl ruhunu hüzünlere saldığını üzülerek  görüyorduk. Ama biz öğrencileri ve takipçileri, bu mücadeleci tavrın kaçınılmaz bir gereklilik olduğunun da farkındaydık. Bir buldozerin çağların tortusunu kırıp dökmesi gerekiyordu önce. Roma bile önce yakılmalıydı yeniden kurulabilmek için. Yeniyi eskinin yerine oturtmak kavgasız gürültüsüz olmuyordu maalesef. Cemaatin bam tellerine dokunmanın en büyük bedelini de beyninin yanan hücreleriyle tekrar kendisi ödüyordu. Mutafyan da İsa Mesih’le birlikte, “Ben kılıç getirmeye geldim. Anayla kızını, babayla oğulu ayırmaya geldim” der gibiydi. Buna girişen her dini önder haçlanmaya da hazır olmalıydı Efendisi gibi. Bizim küçük, ama hiç bir şeyden hoşnut kalmayan cemaatimizde onu da haça germek isteyenlerin sayısı hiç de az değildi. Ve onlar aslında yavaş yavaş her gün bu haçlama işini sürdürdü. Elleri ve ayaklarına değil, ama beynine binlerce çivi çakarak. Merhum Hrant Dink’le giriştiği şanssız polemikler de ayrı bir analizin konusu elbette.

Aslında çoğu istem dışı oluşan bu çatışmalar onun misyonunda ikincil detaylardı. Asıl etkisi bu halkın kendini yeniden keşfetmesini ve büyük umutlarla geleceğe bakabilmesini sağlamaktı. Vizyonlarına kalabalıkları çekmeyi ve ortak etmeyi başardı. Umut dağıttı ve kendisi o umut oldu. Öyle zamanlar yaşadık ki, o günlerde ya Mutafyancı olacaktınız ya da ona karşı. Şanssızlık her zamanki gibi ilkelerden çok kişilerin konuşulmasıydı. Bu yüzden bu akıllı adamın ne dediğini çoğu kez halkı işitmedi bile, anlamadı ve ilkeler yerine kendisini tartıştı durdu.

Gerçekten de Mutafyan ismi kısa zamanda bir markaya dönüşmüştü. Bu adam kendinden söz ettirmesini çok iyi beceriyordu. Evlerde, dükkânlarda, sokak ve vapurlarda insanlar onunla ilgili haberleri konuşuyorlar, kah eleştiriyor kah destekliyorlardı. Ermeni basınının da temel gündemi olmayı becermişti. Giderek olumlunun ağır bastığı bu popülarite nihayet onu patrikliğe taşıyacaktı. Onun popülaritesini daha iyi anlatmak için paylaşacağım neşeli bir anım var.

‘Mesrop Mutafyan keşfetti Ermenice harfleri!’ 

Biliyorsunuz Ermenice alfabeyi keşfeden Aziz Mesrop Maşdots Vartabet’dir. Rahip Mesrop Mutafyan’ın Kınalıada’da çocuklarla yaptığı din derslerinden biriydi. Geçen hafta anlattığı konuları soruyordu. Ermenice alfabeyi bulan kişinin adı nedir diye sordu. Yetmiş çocuk, “Mesrop” diye haykırdı. “Ama hangi Mesrop?” diye tekrar sordu öğrencilere. Bu kez bir sessizlik çöktü öğrencilerin üstüne. Derken arkalardan bir çocuk bağırdı: “Mesrop Mutafyan!”. Öteki çocuklar da hep bir ağızdan onayladılar. “Evet Mesrop Mutafyan keşfetti Ermenice harfleri!”  Nasıl da gülmüştük. Belli ki bu çocukların evlerinde Mesrop Maşdots’dan çok Mesrop Mutafyan konuşulmaktaydı.

Mesrop Badriark’ın halka malum ve hep gündemde kalan bu bilindik yönlerinin yanı sıra tanıması sadece yakınlarına nasip olan mükemmel özellikleri vardı. Dost canlısı halleri, yedi göbek yabancıyı yedi dakikada bir aile ferdine çevirebilme becerisi, söyleştiği kişilere bireysel dokunuşu ve herkese kendini çok özel hissettirebilme yetisi, şakacı, doğal ve doğaçlama tavırları onunla zaman geçirmeyi bir keyf ve eğlenceye çeviriyordu. Kitabında ‘durağanlık’ sözcüğüne yer yoktu. Ölümüne çalışmayı sevenlerdendi. Ama bir anda her şeyi bırakıp tatil tembelliğine de dalabilirdi. Bir sarkaç misali, onun için bir anda bir kutuptan ötekine salınmak hiç de zor değildi. Öyle ki, onu samimiyet seviyesinde tanıyanlar bu muazzam dehanın içinde aynı zamanda anlaşılamaz, çözülemez ve nüfuz edilemez bir paradoksun varlığını da itiraf edeceklerdir. Tüm hayatı boyunca onu gölge gibi izleyen tatminsizliği ve mükemmelliyetçiliği hem üretkenliğinin hem de giderek artan yalnızlığının gizemli nedenini oluşturmaktaydı.

‘Ey bahtsız kelebek’

Her ne yaparsa garip bir telaş vardı hallerinde. Belki de zamanının çok kısıtlı olduğunu içgüdüyle sezinliyordu. Haklıymış telaşında. Onu en verimli çağında yitirdik. Halkının hüzünlü bakışları önünde çoktan gömüldü bir güneş gibi batı ufkunda, görünmez oldu. Geriye akşamüstü kızıllığı kaldı belli belirsiz. Tuhaf bir burukluğumuz var onun bu trajik yazgısı önünde. Sorularımız çok, cevaplarımız yok. 2009’da onun için kaleme aldığım bir yazıdan daha iyisini temenni edemiyorum altmışıncı doğum yıldönümünde. Demişim ki:

“Yine deniz mevsimi, bak. En büyük zevklerinden biri de öğrencilerini toplayıp deniz kıyısına götürmekti. Ne çok severdin yüzmeyi, sularla oynaşmayı. İyi bir yüzücüydün de üstelik. Güçlü kollarınla kulaçlardın mavilikleri doyasıya. Öyle güçlüydü ki kolların, iki öğrencini rahatlıkla enselerinden bastırıp uzun süre suyun altında tutabilirdin. Nefes nefese dışarı fırladıklarında kahkahayla gülerdin. Ah, ne güzel gülerdin. Ah, ne güzel gülerdik. Ama şimdi karanlık bir denizde boğulmak üzeresin. Bir ölümcül girdabın tuzağına yakalanmışsın, dönüyorsun çaresiz. Bu kez kolların güçsüz, mecalsiz. Gün be gün yaklaşıyorsun seni yutacak o kara deliğe. Çocukken, boğulmakta olan bir kelebeği çekip çıkartmıştım sudan. Kanatları güneşte kuruyana dek avucumda tutmuştum. Sonra uçup gitmişti. Ama bu ne çetin illettir ki hiçbir insan eli uzanıp da, seni o girdaptan çekip alamıyor, ey bahtsız kelebek.

Ama senin efendin, hizmet ettiğin, gençliğini ve yaşamını adadığın Tanrın, güçlü avuçlarıyla kavrayacak seni, çekip çıkartacak o girdaptan, hatta bütünüyle yutulsan da onun tarafından, hatta bir an o kara delikte görünmez bile olsan. Biliyorsun, girdabın öte tarafı ışık, mutlu beyaz bir aydınlık, bir sevgi okyanusu ışıl ışıl. Sen öyle söylemiştin bize. Kutsal Kitap’ta da en sevdiğin bölüm 23. Mezmur değil miydi?

“Rab çobanımdır, eksiğim olmaz.
Beni yemyeşil çayırlarda yatırır,
sakin suların kıyısına götürür.
İçimi tazeler.
Karanlık ölüm vadisinden
geçsem bile
kötülükten korkmam.
Çünkü sen benimlesin”.

Biz de seninleyiz, seni alkışlıyoruz öğretmen, duyuyor musun? Ayaktayız ve yüzümüz sana dönük. Ha gayret, biraz daha cesaret! Saygıyla eğiliyoruz önünde Kilisenin soylu prensi. Halkının bağrından devşirilmiş sevgi çiçekleri sunuyoruz sana, umut tomurcukları demet demet, binlerce şifa duası ve gözyaşı incileriyle bezenmiş bir buruk ağıt.”

Kısacık yıllara sığan asırlar
UİZ BAKAR 

Cemaat işleriyle ilgimin dernek faaliyetleriyle sınırlı olduğu yıllarda ‘Mesrob’ adlı bir ruhaniden sık sık bahsedildiğini duyardım. Kimileri kendisini yere göğe sığdıramazken, kimileri de tam tersini savunurdu.

O sıralar Bakanlık bir karar tebliğ etmişti okullarımıza “Ermenice dil dersi dışındaki hiçbir ders Ermenice olarak okutulmayacaktı.” Tıbrevank Vakfı Başkanı meslektaşım Av. Murat Cingöz konuyu görüşmek üzere beni Tıbrevank’a çağırmıştı. Aramızda tartışırken birileri Patrikhane’ye gitmeyi önermişti, aklım ermemişti Patrikhane ne yapabilirdi ki? Ama hep birlikte gittik, o kocaman kapının zilini çaldık akşam saat 22:00 belki de daha geç... Kapıyı sakallı biri açtı, pek gece bekçisine benzemiyordu. ‘Srpazan’, diye söze başladı bizimkiler ‘Srpazan’ bizi içeri buyur etti. Giriş katında bir odaya geçtik; ilk görüşte bayıldım odaya, duvarları kütüphaneden oluşan sıcak bir ortam... Büyülenmiştim adeta. Giriş o giriş bir daha uzun seneler çıkmadım oradan. Yıl 1993 idi.

‘Srpazan’ hemen konuyla ilgilendi, ertesi sabah buluşmak üzere gece yarısı ayrıldık oradan. Akabinde ‘Srpazan’ okul sorumlularını topladı, dilekçeler yazıldı, itirazlar yapıldı ve karar iptal ettirildi. Konuyu bir bakışta kavraması, toparlaması ve en kısa zamanda çözüme ulaştırmasını takdirle izlemiştim.

Mesrob Badriark son derece karizmatik ve çok yönlü kişiliğiyle her ortamda ilgi odağı olur, her zaman herkese söyleyecek bir sözü olabilirdi. Mükemmeliyetçi yapısıyla el attığı her işi en iyi şekilde sonuçlandırabilirdi.

Her konunun uzmanı

Bizi sürekli şaşırtmayı bilirdi. Peyzaj ustası olur, bahçe ve hatta sokak düzenlemesi yapar, ağaçları bizzat gider kendi seçerdi. Mimarlığa el atar, Vakıflı Köyü’ne kilise yaptırırdı. Her ayrıntıyı kontrol edip, defalarca gitti Vakıflı’ya. O da bitince depremden zarar gören Patrikhane binasının restorasyonuna başladı. Zevkli ve bilgili olduğundan, kapı koluna kadar her şeyle bizzat ilgilendi. Her yaptığı işi severek yapar, size de sevdirir ve hepimizi motive ederdi, o yüzden başarırdı zaten.

Sürekli kendine ve etrafına yeni meşgaleler yaratırdı. Dergi çıkarmak, kitap bastırmak, davetler tertip etmek, inanç gezileri organize etmek gibi... Konserler, resim sergileri, yarışmalar, uluslararası sempozyumlar düzenlerdi, yaptıkları saymakla bitmez... Karma evlilikler zihnini çok meşgul ederdi, ona da bir çare düşündü ve ‘Yerid’i kurdu. Patrikhane çatısı altında gençleri bir araya getirdi.

Saat mefhumu yoktu. Sabahlara kadar çalışır ve aynı tutumu karşısındakinden de beklerdi. Örneğin bir gece yarısı arayıp: “Önümüzdeki hafta Nerses Şınorhali’nin mezarını bulmak için Hromgla’ya (Rum Kale) gitmemiz lazım, seyahat acentesini ara bu işi ayarla” dedi ve 42 derece sıcaklıkta biz Fırat’ın kıyısında bir kaleye tırmanıp, mezar aradık. Görüldüğü gibi arkeolog, gezi rehberi, sanat tarihçisi, öğretmen; onun rehberliğinde Kilikya Ermeni kalelerini veya Kudüs’ü gezmek inanılmaz yoğun anlar yaşamak demekti. 

Onun bu bitmek bilmez enerjisi ve azmi cemaatte bir bağlılık, heyecan ve coşku yaratmıştı. Hastalanmasıyla hepimiz yarım kaldık, yönümüzü bulamaz olduk.

Cemaati büyük topluma tanıtmak ve sorunlarımızı duyurabilmek amacıyla Hrant Dink’le Anna Turay’ı yan yana getirip Patrikhane Basın Kurulu’nu kurdu. Ben de basın sözcülüğünü yapıyordum. Gazeteciler ve profesörlerle basın toplantıları ve yemekli sohbetler düzenleniyordu. Amacına ulaştı ve arzuladığı açılım sağlandı.

Yanı sıra, cemaatteki hukukçuları toplayıp bir hukuk komisyonu kurdu. Tabi bütün bu komisyonlara kendi başkanlık ederdi.

Onsuz yarım kalanlar

Hastalanmadan kısa bir süre önce cemaatin en önemli sorunlarından biri olan Patrik seçimleri ve görevlerine ilişkin bir yönetmelik üzerinde çalışıyordu. Cemaat bu konuyu düzenleyen hiçbir belgeye sahip değildi. Uzun bir süre avukatlarıyla çalıştı ve yönetmeliği hazırladı. Ancak devlet kurumlarına sunulan yönetmelik sürüncemede kaldı ve yetkililerle görüşmeler devam ederken hastalığı konuyu sonuçlandırmasına izin vermedi. Bu yönetmeliği hayata geçirmek onun en büyük arzusuydu. Başarabilseydi, bugün karşılaştığımız engeller aşılmış olacaktı.

Mesrob Badriark genç yaşlı yüzlerce kişiyi kiliseye yakınlaştırdı, kendi deyimiyle “Hisus’u kalplerimize soktu”. Her bir karozu (vaaz) sanki Tanrı’dan aldığı ilhamla kurgulanmış birer sunum, badarakları gizem ve görkem dolu olurdu.

Rahip oluşunun son yıldönümünde tebrik mesajıma verdiği cevap aynen şöyle: “Bir daha dünyaya gelirsem yine rahip olurum”.

Mesrob Badriark sanki hastalanacağını hissetmiş gibi kısacık yıllara asırlar sığdırdı.

Doğum günün kutlu olsun Srpazan.

Öncü, yenilikçi bir din adamı
ARTUN TEKİROĞLU

Mesrob Badriark, Özel Esayan Lisesi ile başlayan eğitim hayatına,  Almanya, Amerika ve Kudüs’te çeşitli eğitim kurumlarında Lisans ve Lisansüstü eğitimlerle uzun yıllar boyunca devam etmiştir. Akademik eğitimini hiç bırakmamış,  sürekli olarak kendini geliştirmeye çalışmıştır. Kendisi Klasik Ermenice, Fransızca, İbranice, İtalyanca gibi birçok yabancı dile hakimdi. Çok iyi Teoloji bilgisine, Kutsal Kitap ve Ermeni Kilisesi Doktrini hakkında çok derin bir birikime sahipti. Türkiye’deki Ermenileri Türkçe vaazlarla tanıştıran ilk din adamıydı. Bu sayede Kilise ile Cemaat arasındaki iletişimi kuvvetlendirmiş ve Ruhani hayatımıza çok büyük katkılar sağlamıştır.

 Ben 12 yaşındayken kendisini tanıma şerefine layık oldum. Onun elinde büyüdüm sayılır. Kınalıada Kilisesi bahçesinde düzenlenen çalışmalar, oyunlar ve yarışmaları hiç unutamıyorum. O bizlere gençlik yıllarımızda bir din adamı gibi değil, bir arkadaş gibi yaklaşarak, bizlere hep özel zaman ayırdı. Kınalıada Nersesyan Tıbrats Tas çatısı altında birçok ruhani, kültürel ve sosyal aktivite yapılmasını sağladı.  Özellikle Kınalıada’da hep beraber denize gittiğimiz zamanları hiç unutmadım.

Mesrob Badriarkımız Patrik olunca, öncelikle Türkiye Ermeni Patrikhanesi’nin kurumsal yapısını yeniden düzenledi, Cemaat ve Vakıflarla olan ilişkileri belli bir sistematik içerisine yerleştirdi. Kendisi Ruhani hayata çok önem veren bir din adamıydı. Bu nedenle Kilisenin en önemli misyonu olan Kutsal Kitab’ın öğretilmesi konusunda çalışmalar yaparak hazırlanan bültenlerle Patrikhane – Kilise arası iletişimi kuvvetlendirdi. Ayrıca gençlere verdiği önemi sürdürerek Patrikhane’nin Gençlik Kollarını oluşturdu.

Patrik 2. Mesrob, Türkiye Ermenileri ile Devlet ilişkilerini de iyi bir şekilde yönetti ve Devlet nezdinde saygın bir yer edindi. Ayrıca Ekümenik çalışmalarıyla değişik inanç ve etnik kökenden cemaatlerin de takdirini kazandı. Öyle ki kiliseler arası dayanışma konularında onun sayesinde çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Birçok başarılı din adamının yetişmesine de vesile oldu.

Onu tanımlayacağımız en önemli özellikler: Çok iyi bir öğretmen, vaiz ve liderdi.

Patrik olduğunda, geleneksel Kilise’nin toplumumuzdaki imajını iyileştirmek ve Kilise’nin ruhani hayatımızdaki yerini kuvvetlendirmek istedi. Eğer böyle ağır bir hastalığa yakalanmasaydı, fikirleriyle Ermeni Kilisesi’nin gelişimine çok büyük katkılar sağlayabilirdi. Kiliseler arası dayanışma ve Ekümenik çalışmalar konularında yapacağı daha birçok katkı olabilirdi.

Mesrob Badriark, Ermeni Patrikhanesi tarihinde yüksek akademik eğitimle, Kiliseler arası dayanışma çalışmalarıyla ve Cemaatimizin ruhani hayatına yaptığı katkılarla özel bir Patrik olarak hatırlanacaktır.

Kategoriler

Toplum Kilise Dosya

Etiketler

Mesrob Mutafyan


Yazar Hakkında

1992 İstanbul doğumlu. Agos foto-muhabiri. Ermeni toplumu gündemi, sosyal etkinlikleri ve yaşamı üzerine haberler yapıyor.