Sezgin Tanrıkulu: Felaketin tam ortasındayız

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, yıllarca insan hakları alanında da mücadele etmiş bir isim. Tanrıkulu ile Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyonu, Diyarbakır Belediyesi’ne kayyım atanmasını ve son gelişmeleri konuştuk.

Sezgin Bey OHAL rejimine geçtiğimizden bu yana demokratik hayat her hafta daha ağır koşullarla karşı karşıya kalıyor. Çok sayıda gelişme var ama en sıcak gelişmeden başlayalım. Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarlarına yapılan operasyon sizce ne anlama geliyor, neyin habercisi?

Türkiye’de artık herhangi bir operasyon için “şunun habercisi” demek bana çok doğru gelmiyor. Çünkü bu beklenti insanları sürekli daha büyük felaketlere hazırlıklı hale getiriyor. Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyonun kendisi zaten bir felaket. KHK ile 12 TV kanalı ve 11 radyonun kapatılması da bir felakettir. Türkiye, 7 Haziran’dan sonra sistematik olarak felakete sürüklendi ve şu anda felaketin tam ortasındayız. Elbette Cumhuriyet’e yönelik operasyonun ayrı bir mesajı var. O mesaj da laik, sosyal demokrat, savaş karşıtı kesimlere bir gözdağı niteliğindedir. Bir zamanlar Fetullahçılar da operasyon yaptıkları kesimleri hiç olmadıkları bağlamlarla ilintilendirmeye çalışıyorlardı. Örneğin aynı Cumhuriyet gazetesi cemaat tarafından Ergenekoncu olmakla suçlanıyordu. AKP de cemaatten edindiği operasyon yöntemlerini uyguluyor ve şimdi de Cumhuriyet’i hiç olmadığı bir bağlama oturtmaya, Fetullahçı olarak yaftalamaya çalışıyor. Cumhuriyet gazetesini FETÖcü diye göstermenin hiçbir mantıki veya ahlaki dayanağı yok. Ama zaten AKP’nin de böyle bir derdi yok. AKP, kimse çıkıp “Türkiye felaketi yaşıyor” demesin istiyor. Herkes “güllük gülistanlık bir ülkede yaşıyoruz” desin istiyor. Ama hakikat ortada. Siz ancak kendi beslemelerinize güzelleme yaptırabilirsiniz. Cumhuriyet, Evrensel, BirGün gibi şu ana kadar kapısına mühür vurulmamış üç gazete kaldı. Diğerlerini tamamen kapattılar. Ama AKP, “kral çıplak” diyen tek bir çocuk bile kalmasın istiyor. Fakat günümüz teknoloji koşullarında mutlak suskunluk yoktur. AKP bunu asla başaramayacak. Diyelim ki Türkiye’de gazeteciliği tamamen yasakladınız. Resmi gazete dışında tek bir gazete kalmadı diyelim. O zaman yurttaşlar için hayatın gerçeği değişecek mi? İnsanlar baskıların farkında olmayacak mı? Bu çok beyhude bir çaba. Çünkü AKP’nin yarattığı enkazın altında milyonlarca insan nefes almaya çalışıyor. Gazeteler yazamasa da, TV’ler gösteremese de Türkiye’de ekonomik ve siyasal bir kriz yaşanıyor. Cumhuriyet’e yönelik operasyonu bu bağlamda ele almak gerekiyor.

AKP, “kral çıplak” diyen tek bir çocuk bile kalmasın istiyor. Fakat günümüz teknoloji koşullarında mutlak suskunluk yoktur.

Siz aynı zamanda Diyarbakır Barosu başkanlığı da yaptınız. Geçtiğimiz hafta Diyarbakır Belediyesi Eş Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı tutuklanarak cezaevine gönderildiler. Kürt meselesinde nasıl  bir eşik ile karşı karşıyayız? Sanıyorum 12 Eylül döneminden bu yana ilk kez Diyarbakır Belediyesi başkanları cezaevine giriyor..

Evet, Kenan Evren’den sonra da ilk kez bir cumhurbaşkanı “asmayalım da besleyelim mi” dercesine her gün “idam isterük” diye meydan meydan dolaşıyor. Diyarbakır belediye eş başkanlarının tutuklanması ve yerine Etimesgut kaymakamının kayyım olarak atanması, başta Diyarbakır halkı olmak üzere tüm seçmenlere bir hakaret niteliğindedir. “Sizin oylarınız yok hükmündedir” demektir. “Bana verilmemiş oy oy değildir” demektir bu. AKP şu an yeni bir Kürt sorununu inşa ediyor. Yapısallaşmış olan yüz yıllık Kürt sorunu yeni yüzyılda yeni bir boyut kazanıyor. AKP de yüz yıl boyunca unutulmayacak yeni travmalar yaratıyor. Şırnak’ın Halep’ten farkı kalmadı. Şehirler, ilçeler haritadan siliniyor. Kürt sorunu tarihinin en derin boyutunu kazanmış durumda. AKP bunu farkında olmadan yapmıyor. Tam aksine, yaptıklarının farkındalar. O yüzden de bu yoldan geri dönmeye korkuyorlar. Barıştan, çözümden korkuyorlar. Çünkü barışın da bir bedeli var. Bunca suçun hesabını vermeleri gerekecek. İşte bu bedeli ödememek için “nereye kadar götürebilirsek götürelim” diyerek savaş yolunda tam gaz ilerliyorlar.

KHK’lar günlük hayatta da geri dönülemez tahribatlar yaratıyor. Son KHK ile çok sayıda öğretim üyesi, öğretmen ve devlet memuru ihraç edildi. Darbe girişimi ile mücadele, muhalifleri ya da Hükümet’e tam olarak biat etmeyenleri sindirmek için bir fırsat olarak mı görülüyor? 

Elbette. AKP, 15 Temmuzcuların başaramadığını yapmaya, muhalif tek bir insan bırakmamaya çalışıyor. Darbeyi, darbecilerle müdahale adı altında yapıyor. Şu an yaşadığımız sivil darbedir. KHK’larla hayatın her alanını dizayn etmeye çalışıyorlar. Meclis şu anda fiilen işlevsiz hale getirilmiş durumda. Böyle bir ortamda insanların hayatlarını derinden sarsan işler yapılıyor. On binlerce memur, telafisi güç bir mağduriyetle karşı karşıya. Aileler parçalanıyor, toplumsal barış zaten yok, olanın da altına dinamit koyuyorlar.

Bir diğer uygulama da avukatlara yönelik. Tutuklu kişilerin avukatları ile görüşmelerine yönelik yeni kısıtlamalar getirildi. Buna göre sanık ya da hükümlülerin avukatlarıyla görüşmeleri sesli olarak kaydedilebilecek, kimi şüphelilerin gözaltında iken avukatlarıyla görüşmeleri kısıtlanabilecek. Bu gelişmeyi nasıl değerlendirmek lazım?

 Herkesi tutuklayalım ama bunu yazacak bir medya olmasın, itiraz edecek bir muhalefet kalmasın ve savunacak avukat çıkmasın istiyorlar. Savunma hakkı engelleniyor. Ama bu adil yargılama ilkesinin açık ihlalidir ve er veya geç bu hukuksuzluk duvara toslayacak. Şu anki yargı sisteminde verilen her karar kuşkuludur. Özellikle de avukatlara yönelik yeni düzenleme, adil yargılamayı resmen ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Bütün bunlara bir de Hükümet ve MHP tarafından dillendirilen idamı geri getirme talepleri eşlik ediyor. İdam geri gelirse nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalırız?

Her şeyden önce Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu kesilmiş olunacak. Sanırım Erdoğan’ın da istediği bu. Türkiye’yi AB yolundan başka bir yola sokmak istiyorlar. Böylece AB’nin insan hakları, hak-hukuk değerlerine bağımlı olmaktan kurtulmak istiyorlar. İdam cezasının geri getirilmesi ve hele hele uygulanmaya başlanması Türkiye’yi Batı değerlerinden mutlak bir biçimde koparır. Bunun da siyasi ve ekonomik bedelleri olur. Açıkçası AKP’nin bu fütursuzluğa sahip olduğunu ve MHP’nin de bu fütursuzluğa teşne olduğunu görüyoruz.

AB kurumlarından da çok sayıda uyarı geliyor. Bütün bu sürecin sonunda Türkiye çok sayıda AİHM cezası ile karşı karşıya kalacak diyebilir miyiz?

Elbette, az önce de söylediğim gibi Türkiye’nin tabi olduğu uluslararası sözleşmeler gereği bu hukuksuzlukların bir bedeli olacak. Ama yine dediğim gibi, AKP bu bedellerden kaçınmak için Türkiye’yi AB sürecinden koparmak istiyor olabilir. Kendileri yaptıklarının bedelini ödemek yerine bu bedeli tüm Türkiye’ye ödetmek istiyorlar anlaşılan. Ama şunu da söyleyeyim ki, AKP’nin şu ana kadar yaptığı ne bölgesel ne de ülke içi hiçbir planı tutmadı. Bu planları da tutmayacak ve ayaklarına dolanacak. Yeter ki biz demokrasi ve özgürlükler lehine siyaseti daha fazla güçlendirelim.



Yazar Hakkında

Yetvart Danzikyan

Kardeşçesine