LEVON BAĞIŞ

Levon Bağış

OBUR

Kurtuluş yok tek başına...

Kim söylemişti, hatırlamıyorum; “Başarısızlık insanı acılaştırır” demişti. Ne kadar doğru olduğunu sıkça düşünmeye başladım. 

Koca bir memleket de, hiçbir hayalini yerine getiremeyince acılaşır mı acaba?

Tepeden aşağı, başaramamış olmak bizi daha mı acı kılıyor yoksa?

Her geçen gün daha acımasız, daha estetik yoksunu, daha duygusuz hale gelmemizin bir nedeni olmalı.

Birbirimizi sevmiyor olmamızın, mutsuzluğumuzun bir nedeni olmalı.

Metroda, vapurda seyahat eden insanların mutsuzluğu herhangi bir distopya filminde anlatılabilecek gibi değil. Depresyonun son aşamasında gibi eğlenirkenki mutluluğumuz da asap bozucu. Kurşun sıkarak, yol keserek, insanlıktan çıkmış gibi böğürerek, etrafındakileri umursamadan eğlenmeye çalışmak da bir tür acılaşmak.

Antropolog Colin M. Turnbull, zamanın çok satan bir kitabına dönüşen araştırmasında, ‘Ik’ denen bir toplumu inceler. 1955-1956 yılları arasında gerçekleştirdiği araştırmaya konu olan ‘Ik’lar, Uganda ile Kenya arasındaki kuzey sınırı yakınlarında yaşayan, iki bin kişilik bir topluluktur. 1930’lardan itibaren millî parklarda avlanmaları yasaklanmış olduğundan yıllardır ciddi bir açlık ve beslenme sorunu çeken bu topluluk incelenmeye değecek kadar kötü durumdadır.

Uzun süreli ve aşılması imkânsız görünen açlık, bu topluluğun mensuplarını, tüm toplum ve aile kurallarından uzak insanlar haline dönüştürür. Turnbull, ‘Dağ İnsanları’ adlı kitabında, Ik’ların, üç yaşından sonra çocuklarına bakmadıklarını, yaşlıları öylece ölüme terk ettiklerini, yiyeceklerini paylaşmamak için evlerinden uzaklaştıklarını, birbirlerinin felaketine kayıtsız kalmak şöyle dursun, böyle durumlarda neşelendiklerini anlatıyor.

‘Sevgisiz’ insanlar olduklarını, sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini söylüyor.

Açlık bir toplumu bu hale getirebiliyorken birileri de bedenlerini ölüme yatırıyorlar. Ama o ölümlere bile kayıtsız kalabilenler var. “Varsın ölsünler” diyenler var. “Evlerine gidip yemek yiyorlar” diyen koca koca adamlar var. Onlara diyecek lafım yok. ‘Bu kadar kötü nasıl olunur’u çözmeye çalışmıyorum. Her türlü açlık, yemeğe açlık, onura açlık, izana, düşünmeye açlık buna neden olabilir.

Ama birileri de ‘şanlı ölüm oruçları’ndan bahsediyor. ‘Devrim şehitleri’nden bahsediyor. Kahramanlık filmlerinden hoşlanıyor olabiliriniz. Uluç Reis’in çekip yalın kılıncını küffarın üzerine saldırdığı hikâyeler ilginizi çekebilir. Canını devrim uğruna veren genç yiğitlerde aynı hissi uyandırabilir.

Ama o hikâyelerin pek umursanmayan bir tarafı daha vardır. Orada canına verenler artık yokturlar. Biz gözlerimiz yaşlı derin duygular içinde varlığımızı sürdürürken, onların aileleri artık olmayan evlatlarının acısını çekerler içlerine.

Birilerinin benim için kendini feda ettiği bir kurtuluş istemiyorum. ‘Hak edilmemiş bir inayet’ peşinde değilim. Sokaklarda bağırırken anlamını unuttuğumuz sloganlarımız var, onlara sarılmak zamanı: “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz.”

Bir şeyler yapacaksak, birilerinin elinden bir şey geliyorsa, Nuriye ile Semih’i kurtarmak için gelmeli.

Onların ya da başkasının canı pahasına değil...