LEVON BAĞIŞ

Levon Bağış

OBUR

Gerçek ve adalet

Hikâyemiz 24 Nisan 1915’ten başlıyor. O gün açılan yara hâlâ kanıyor. Oradan başlayarak konuşmadığımız her gün yaramız daha ölümcül bir hale geliyor.


Bu memlekete en büyük kötülüğü, koca bir ülkeyi yalana inandıranlar yapıyor. Tekrarlandıkça büyüyen, büyüdükçe inanılan bir yalanla yaşıyoruz. Çünkü inanması güzel bir yalan. Çünkü inandığın zaman acısını çekmiyor, sorumluluğunu almıyorsun, devasa bir suçun. 
Yarayı iyileştirmeyen ama göz önünden çeken bir pansuman bu yalan. 
Ama çok önemli bir yan etkisi var bu kısa süreli pansumanın. Her ne kadar yarayı kapatsa da, irinin sızmasına engel olamıyor. Çünkü gerçeğin sürekli ortaya çıkmak gibi garip bir huyu var. İlk fırsatta kendini gösteriyor. Zaten çok fazla tekrarlandığından şüphe edilmesi gereken yalan ilk fırsatta sırıtıyor. Ama insan kendini güvende hissedeceği yalanı, rahatsız edici gerçeğe tercih ediyor. 
İşte başımıza gelen her felaket birazcık da böyle başlıyor. 
Bugün bizi yönetenlerin her şeyin arkasında “dış mihraklar”ı bulmasından nefret edenlerin, ‘1915 olayları’ söz konusu olduğunda birden “emperyalist yalan” laflarına sarılmaları işte böyle başlıyor. 
Bir şekilde hayata giren o “büyük birader”, “görülmesi gereken büyük resim”, “okunacak satır araları” kalıplarıyla, aslında başımıza gelen hiçbir şeyde sorumluluğumuzun olmadığına inancımız böylece pekişiyor. Aynı inancı ve paranoyayı bir gün başkaları çıkıp başka konularda kullandığında, artık onlarla aynı kulvarda yer alınmış oluyor ve belki bu bile başka travmalara yol açıyor.
İş gerçeklikten koptukça bahsettiğinin ne olduğunu unutarak sadece kazanılması gereken bir davanın ayrıntıları haline geliyor ölen insanlar ve sayıları konuşulmaya başlıyorlar sonrasında…
“Ama önce onlar başlattı”, “sırtımızdan vurdular” gibi onlarca argümanla konuşmak, konuşana kendini iyi hissettiriyor olsa da, bu konuşmalar aslında tek bir şey yapmaya yarıyor: 103 sene önce ölen yüzbinlerce (evet, resmî rakamlara göre de yüzbinlerce) insanın öldürülmüş olmasına bahane bulmaya…
Yolda bir muhtaç gördüğünde içi burkulanlar, evlerinde sahipsiz hayvanları besleyenler, sevdiği için canını verebilecek insanlar, bir-iki basit cümleyle, koca bir halkın yok edilmeye çalışılmasını olumluyorlar. 
Bu ülke bu yalanlara inanarak çok şey kaybetti. Önce, yalanlara çok kolay inanılacağını öğretti, burada yaşayanlara ve onları yönetenlere. Sonra, suçların cezasız kalabileceğini.
Şimdi inkâr ederek, bahaneler uydurarak, hadi en iyi niyetli anlatımla ‘kondurmayarak’, inanmak istemeyerek, hâlâ bu memlekete en büyük kötülüğü yapıyorlar.
Ama aslında, sadece gerçeğe ve adalete ihtiyacımızı körüklüyorlar. Bu memlekette de suçların cezasız kalmadığını, gerçeğin ört bas edilemediğini öğrenmemiz lazım. Ancak o zaman adalete inanmaya, suça kılıf uydurmamaya başlayabileceğiz. 103 sene öncesi için, Dersim, için 90’larda Kürt şehirlerinde olanlar için, tüm hukuksuzluklar için gerçeğe ve adalete ihtiyacımız var. Ancak yüzleşirsek kurtulacağız.
Hikâyemiz 24 Nisan 1915’ten başlıyor. O gün açılan yara hâlâ kanıyor. Oradan başlayarak konuşmadığımız her gün yaramız daha ölümcül bir hale geliyor.
Bütün bunlardan, ölümlerden, yok olmalardan bahsederken aslında acımı dile getiriyorum. Hırsımı ya da kinimi değil, acımı koyuyorum ortaya. Hani, karşındakine hiçbir yardımın olamayacağını bilirsin ama yine de “Elimden bir şey gelir mi?” diye sorarsın ya, birilerinin çıkıp bunu sormasını istiyorum. “Canım acıyor” diyorum. Tartışmak değil, acılarımızı paylaşarak azaltmak istiyorum. Biri çıksın, “Elimden bir şey gelir mi?” desin istiyorum.