Hafızalarımızı ve hatıralarımızı onarabilmek için

RÜVEYDA GÜRCAN

İnsana, en hüzünlü mutsuzlukları kadar mutlulukları da acı verir mi? Aslı Erdoğan’ın ilk romanı ‘Kabuk Adam’, bu sorunun cevabını ararcasına, şu çarpıcı cümleyle başlar: “Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar”. Bu sözlerin sahibi ve romanın anlatıcısı durumundaki genç kadın, İstanbul’da karlı bir Mart akşamı, sobanın yanına oturmuş, Karayiplerin bunaltıcı sıcağında geçirdiği iki haftayı yavaş yavaş hatırlamakta ve ‘kabuk adam’ın öyküsünü yazmaktadır... Ne de olsa, “unutamamak, belleğin kaçınılmaz intikamı”dır, ve yazmak ruhu sağaltmanın en etkili yöntemlerinden biridir! Kahramanın dilinden aktarılan satırlar, uzak ve egzotik iklimlerde yitirilmiş bir aşkın hikâyesini ölümsüzleştiren bir ağıt niteliğindedir; yazar, tropiklerdeki içsel yolculuğunu anlatan genç kadın kahramanı aracılığıyla, dünyaya, kültüre ve yerleşik tüm değerlere başkaldırmaktadır sanki...

Yabancılaşma

Aslında her şey, Avrupa’nın en büyük nükleer fizik laboratuvarında çalışan kadın kahramanımızın, Karayipler’de, St. Croix adındaki küçük adada yapılan Yüksek Enerji Fiziği seminerlerine kabul edilmesiyle başlar. NATO’nun finanse ettiği bu 15 günlük yaz okulunda, fizik dünyasının önde gelen isimleri ders verecek ve buluşacaktır. Adını bilmediğimiz anlatıcı, 25 yaşındadır ve parlak eğitimiyle dikkat çekmektedir. Üstelik, uzun yıllar baleyle uğraşmış; kısa ömürlü edebiyat dergilerinde öyküler yayımlatıp, ödüller bile kazanmıştır! Ne var ki, yazarın okuyucuyu hemen uyardığı gibi, günümüz dünyasında pek çok kişinin gıptayla bakabileceği bu tür bir “kariyer” süreci bile yabancılaşmaya götürebilmektedir insanı: “bunalımdan bir türlü kurtulamayan, hiçbir düşünceye, inanca ya da insana bağlanamayan, sürekli huzursuz, karamsar ve yapayalnız biridir” bu insan.

Kahramanımız, kendi ifadesiyle, “insanlığın en üretken ama aynı zamanda insana karşı en duyarsız kurumundadır ve yanlış toprağa ekilmiş bir bitki gibi hızla kurumaktadır”. Ama hemen her çağda olduğu gibi, edebiyat yine yardıma koşar: “Erkek-egemen bilim dünyasının maço fizikçileri” arasında edebiyata tutunarak, Nabokov, Bernhard okuyarak nefes almaya çalışır. İçinde bulunduğu fiziksel koşulları betimlerken neredeyse toplama kamplarından bahseder gibidir: “Bizden istenen üç şey vardı: Çalışmak, çalışmak, çalışmak. Hastalanmadan, üzülmeden, bunalıma girmeden, âşık olmadan, hiç teklemeyen bir jet motoru gibi çalışmak”. Aylaklık yapmasına bile izin vermeyen bu acımasız ve tektipleştirici kısırdöngü, genç kadını içten içe çürüten sürecin ta kendisidir aslında. Ve kahramanımız, etrafındaki fizikçi topluluğunu nitelerken ‘köle ruhlu insanlar’, ‘insan karikatürleri’ gibi ifadelere başvurmaktan da çekinmez. Sanki günümüz toplumuna seslenircesine, ‘kariyer odaklı’ insanlara karşı acıma ve küçümseme doludur. Onlar, “Yürekleri yerine, tıkır tıkır işleyen, yağlı bir makinayı kullananlar”dır. Üstelik, “kurallara sıkı sıkıya bağlı, hep kabızmış izlenimi veren (bu) insanların, azıcık kuraldışı ve asi olanları tanımakta olağanüstü bir içgüdüleri vardır”. 

Dolayısıyla, fazlasıyla akla dayanma ve kendisi dahil her şeyi sorgulama iddiasında olsa da, modern dünya aslında dev bir hapishane değil midir? Bu soruya çaresizce yanıt arayan kahramanımızın, bu hapishanenin kapısını aralayabilecek bir adamla tanışması ise, hayatın her şeye rağmen sürprizlere açık olduğunu da hissettirir okuyucuya. Anlatıcımızın içsel dönüşümünün tetikleyicisi olan, ve dolayısıyla romanın yazılma nedenini oluşturan ‘kabuk adam’ Tony, Jamaikalı bir siyahidir, dalgıçlık yaparak ve çıkardığı deniz kabuklarını satarak geçimini sağlamaktadır. Yoksulluğun ve şiddetin göbeğinde büyümüştür. Uzak tropikal iklimlerin el değmemiş sözcükleriyle konuşmaktadır (ah, şu modern toplumumuzun ifsat etmediği bir dili bulma ihtiyacı!) Kelimeleri; varoluşçuluk, nevroz, psikanaliz gibi rasyonel Batı dünyasına ait kavramlarla kirlenmemiştir. “Bizler gibi, kol saatinin egemenliğinde yaşamaz” (ah, şu modern toplumumuzun ifsat etmediği bir zamanı bulma ihtiyacı!!) ‘Kabuk adam’ın sunduğu bu alışılmadık dilsel, zamansal ve mekânsal kavrayış imkânı sayesinde kahramanımız, bir psikanalistin divanına uzanmış hasta gibi yavaş yavaş çözülmekte, korkularıyla yüzleşmektedir. Tony maharetli elleriyle okyanusun derinliklerinden deniz kabuklarını nasıl çıkarıyorsa, varlığıyla da genç kadının bilinçaltının kıvrımlarındaki saklı arzuları, korkuları öyle ortaya çıkarmakta, hafıza ve hatırlama yaralarına ‘kabuk’ bağlatmaktadır...

Öte yandan, kabuk adamın ehlileştirilemez tekinsizliği, tedirginlik vericidir. Anlatıcımızın ada, iklim ve Tony’e duyduğu aşk, bastırılmış arzularını harekete geçirse de, genç kadın,  ‘yaşama kabızlığı’ndan ve prangalarından kurtulmayı bir türlü başaramaz; yasak meyveyi keşfeder ama tadına bakmaya bir türlü cesaret edemez. İstanbul’da kabuk adamın öyküsünü yazarken şöyle diyecektir: “Arzu kolaylıkla bastırılabilir, ama asla unutulmaz, artık biliyorum bunu. Bedenin bellek üzerindeki mutlak egemenliği”.

Modern varoluş

Ama yazarımızın öyküsü, sadece modern varoluş sürecine eğilen bir anlatı da değildir. Shakespeare’in Fırtına’sında, Avrupalı seyyahların seyahatnamelerinde, Rudyard Kipling’in romanları gibi pek çok edebi metinde karşımıza çıkan kolonyal söylem, Erdoğan’ın bu ilk romanında ters yüz edilmiş bir biçimde karşımıza çıkar. ‘Eğitimli beyaz kadın’ ile ‘ona sahip olma arzusuyla yanıp tutuşan kara derili vahşi’ karşıtlığı gibi klişelerin ötesine geçen yazar, kurumsallaştırılmış hegemonya ilişkilerine eğilmekten de çekinmez. “İçim burkulmuştu; bu zengin, şımarık herifler kendisini tanıdığı için minnet duyuyordu. Oysa ona vahşi bir hayvanmış gibi davranıyorlardı (...) Yoksuldu, eğitimsizdi, siyahtı, beyaz adamın bitmez tükenmez hırsının ve sözde uygarlığının bir kurbanıydı”. “Tony ve ben, geceyle gündüz kadar farklı iki insan, hep geceyle gündüzün sınır çizgisinde, birbirleriyle birleştikleri ve birinin ötekine dönüştüğü akşam saatlerinde buluşuyorduk”. İkili karşıtlıklarla örülen roman, altan alta, yazarın hep insani/vicdani olana dönük tercihiyle de dokunur; ve anlatıcı bunun nedenini de sunar okuyucuya: “kişisel tarihim, kendimi hep acı çekenlerle özdeşleştirmeme neden olmuştu”.

Günümüz dünyasında vicdanlı insanların payına düşenlerin bir açıklaması olarak da okunabilecek bu son ifade, aslında okuyucunun da üzerinde iyice düşünmesi gereken bir toplumsal yaraya parmak basmakta değil midir? ‘Kabuk adam’ların ne yazık ki giderek seyrekleştiği coğrafyalarda, “kendini acı çekenlerle özdeşleştirenler”in ödedikleri bedelleri yarın başkalarının da ödememesi için daha ne kadar unutmalı ve hatırlamalıyız? Erdoğan’ın dediği gibi, “her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendini güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu var(sa)” eğer, tam da bu uçurumları birlikte ve barış içerisinde kapatmaktan, hafızalarımızı onarmaya koyulmaktan daha acil bir işimiz olabilir mi?

Kabuk Adam

Aslı Erdoğan

Everest Yayınları

140 sayfa.