Gorky Venedik’te

‘Gorky Venedik’te’, eşsiz bir sergi. Gorky’nin yaşadığı onca felaketin ardından eserlerinin yalnızca küçük bir kısmı bugüne ulaşabilmiş; bunlar arasından bu kadar çok parçayı bir arada görebilmek bile başlı başına büyük bir olay.

Venedik Ca’ Pesaro Uluslararası Çağdaş Sanat Galerisi’nin giriş katındaki geniş salon gazetecilerle dolu. ‘Arshile Gorky: 1904-1948’ sergisinin akşamki resmî açılışının öncesinde yapılacak basın toplantısını bekliyorlar. İtalya’da ilk kez bu tür bir Gorky retrospektifi düzenleniyor. Sanatçının eserleri nihayet, şehrin Büyük Kanal’a bakan, en prestijli müzelerinden birinde sergilenmek üzere Venedik’e geldi. Avrupalı büyük ustaların tekniklerini öğrenmeye çalıştığı 1920’li yıllardan, 1940’lardaki olgunluk çağına kadar uzanan geniş bir döneme ait yaklaşık seksen eser, Gorky’nin gelişiminin çeşitli aşamalarını ziyaretçilerin gözlerinin önüne seriyor.
Gorky Venedik’te şahsen hiç bulunmamış. Bu şehre en fazla, deniz yoluyla ABD’ye giderken, gemi Napoli’ye uğradığında yaklaşmış. Fakat, Arshile Gorky Vakfı’nın başkanı Saskia Spender, bize onun “hiçbir zaman, İtalya’nın, Pompei’nin, kendi seçtiği ataları arasında yer alan Uccello’nun, de Chirico’nun sanatının çok uzağında olmadığını” hatırlatıyor. Diğer yandan, Venedik’te hiç bilinmeyen, çalışmaları hiç görülmemiş bir sanatçı da değil Gorky. Eserleri burada daha 1948’de, yıkıcı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılan ilk Bienal’de, Amerika pavyonunda sergilenmiş ve İtalyan sanatçıları çok etkilemiş. Bazı eserleri 1962’de şehirde bir kez daha sergilenmiş.

Gorky: Bir köprü
Arshile Gorky bugün çağdaş sanatta Avrupa ile Amerika arasında, empresyonizm, kübizm ile sürrealizm arasında, olgun soyut ekspresyonizme uzanan bir köprü olarak hatırlanıyor ve bu akım içinde Jackson Pollock, Mark Rothko gibi isimlerle birlikte anılıyor. Amerika’da 20. yüzyıl başlarının dar görüşlü sanatının devrimci bir çağdaş harekete dönüşmesinde önemli rol oynamış. Sergi salonuna girdiğinizde ilk olarak Gorky’nin bir otoportresiyle karşılaşıyor, ardından sanatsal gelişiminin çeşitli evrelerine doğru ilerliyorsunuz. Önce, Paul Cézanne ve Pablo Picasso’nun eserlerindeki üslup ve teknikleri denediği portreler ve natürmortları görüyorsunuz. Ardından, sanatçının seçtiği ustaların yöntemlerini birleştirmek için verdiği çabayı ortaya koyan bir dizi çizim geliyor; Kandinsky, Léger ve Miró’nun etkilerinin takip edilebildiği bu eserlerde, Gorky’nin herhangi bir Avrupa ekolüne bağlı olmaksızın ve şahsen Avrupa’da bulunmaksızın, Avrupa avangart sanatını özümsemek için ne kadar sıkı çalıştığını da görmek mümkün. Burada, Newark Havaalanı’ndaki duvar resimleri için kullandığı çizimleri de yer alıyor. Son salonlarda, sarı, kırmızı ve yeşil renklerden ayrılan siyah çizgilerle biçimi içerikten kurtarıp özgürleştirdiği ve onu Amerikan Soyut Ekspresyonizmi’nin öncülerinden biri yapan, akışkan, süzülen çizgiler barındıran ‘The Liver is the Cock’s Comb’ [Ciğer Horozun İbiğidir, 1944], ‘Landscape Table’ [Manzara Masası, 1945] gibi tablolarla, sanatçının olgunluğa erişmesini, bizim bildiğimiz Gorky haline gelmesini izliyoruz.

Bir mülteci olarak Gorky
Gorky’yi tanıyan birçok Amerikalı sanatçı onun engin bilgisinden etkilenmiş ve bu birikimi Avrupa, Fransa ya da Rusya seyahatlerinde edindiğini düşünmüş. Ancak Gorky Paris’te ya da Viyana’da yüksek sanatla karşılaşmamıştı. 1920’de Avrupa’yı kat ettiği sırada bir mülteciydi; İstanbul’dan New York’a uzanan yolda, ayağı sadece Napoli’de, çok kısa bir süre karaya değmişti. Bilgisini büyük ölçüde, Boston Müzesi’nde ve New York’ta yaptığı gözlemlere ve hiç durmadan, çok sıkı bir şekilde çalışmasına borçluydu. O kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı, tam bir Amerikalıydı. Sanatçı, Gorky olmadan önce, çocuk asker Vosdanig Manug Adoyan’dı. 1915’te, daha on bir (belki on iki) yaşındayken, kendisi gibi birçok Van sakininin kurtulmasını sağlayan Van savunmasına katılmış, geri çekilen Rus askerleriyle birlikte Eçmiyadzin’e kaçmış, atalarının topraklarında, Ermenistan’da mülteci olmuştu. Daha sonra, kız kardeşi Vartuş’la birlikte bir gemiye bindi, okyanusu kat edip Amerika’da ‘yabancı’ oldu. Vosdanig orada, kendini kimi zaman ünlü Rus yazarın akrabası, kimi zaman da Gürcü bir göçmen gibi tanıtmak üzere adını Arshile Gorky olarak değiştirdi. 

Çocukluk yılları
Nouritza Matossian, ‘Black Angel: A Life of Arshile Gorky’ başlıklı biyografi kitabında, “Gorky kendini özgür kılmak için geçmişini kasıtlı olarak ardında bırakmıştı” der. (Türkçe basımı: ‘Arshile Gorky: Kara Melek’, çev. M. Arık, T. Aykut, Aras Yay., 2011)  Travmatik geçmişini unutarak yeni bir hayata başlamak istemişti. Fakat bunu başaramadı. Daha 1930’larda, yani Amerika’ya ayak basmasından on beş yıl sonra, resimleri aracılığıyla, doğum yerinden, Van Gölü’nün güney kıyılarında küçük bir köy olan Horkom’dan hatıraların peşine düşmüştü. Sergide, biri 1934-36, diğeri 1936 tarihli olmak üzere, ‘Image in Khorkom’ adlı iki eser bulunuyor. Onu daha 1930’ların ortalarında çocukluk hatıralarını, zaman içinde dönüşüme uğramış o imge parçalarını aramaya iten şey neydi? Sergide Horkom’a ait başka hangi formlar, renkler, kokular görüyoruz? Başka hangi hatıraları unutmaya çalışıyor ve unutamıyoruz?
Sanatçının, çocukluğundan mahrum bırakılmış bir adam, bir mülteci, ‘odar’ yani ‘öteki’ olarak kimliği, Venedik’te, başka bir noktada yankı buluyor. ‘İlginç Zamanlarda Yaşayasın’ başlığını taşıyan 2019 Venedik Bienali, karmaşık kimlikleri, yerinden edilme meselesini ve insanın çevresine verdiği tahribatı sorunsallaştırıyor. Her dönem ‘ilginç’tir ama Manug Adoyan’ın Arshile Gorky olmadan önce yaşadığı dönem bambaşka bir dokuya sahipti; zaman o kadar hızlanmıştı ki, kendini yok ederek hükümsüz kılmıştı.

Eşsiz bir sergi
‘Gorky Venedik’te’, eşsiz bir sergi. Gorky’nin yaşadığı onca felaketin ardından eserlerinin yalnızca küçük bir kısmı bugüne ulaşabilmiş; bunlar arasından bu kadar çok parçayı bir arada görebilmek bile başlı başına büyük bir olay. Sergi, Wahington DC’deki Ulusal Sanat Galerisi’nde, Londra’daki Tate Modern’de, Paris’teki Centre Pompidou’da, Buffalo’daki Albert-Knox Sanat Galerisi’nde bulunan bazı eserleri ve Lizbon’da, Calouste Gulbenkian Vakfı’nca muhafaza edilen birçok eseri bir araya getirebilmiş. Sergi gerçekten de, sanat eleştirmeni ve yazar Clement Greenberg’in “Bir Amerikalı tarafından üretilmiş en iyi çağdaş resim eserlerinden bazılarına imza atmış bir sanatçı” olarak nitelendirdiği Gorky’yi keşfetmek için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Gorky Venedik’e hiç gitmemişti, oysa gidebilirdi. Genç Vosdanig Manug Adoyan, Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinden pek çok diğer Ermeni öğrenci gibi, Murat Rafaelyan Lisesi’nde (Collegio Armeno Moorat Raphael) okuması için Venedik’e gönderilebilirdi pekâlâ – böyle bir şeyi tahayyül etmek hiç zor değil. Van’da öğrenciyken, Ermeni dili ve edebiyatı dersleri için muhtemelen, St. Lazarus (San Lazzaro) Manastırı’ndaki Mıhitarist Birliği tarafından basılmış kitapları okumuştu. İtalya’daki ilk büyük Gorky retrospektifinin, Murat Rafaelyan Okulu’na 1836 ile 1850 yılları arasında  ev sahipliği yapan Ca’ Pesaro’da açılmış olması tesadüf mü? Gorky ‘ilginç zamanlar’da yaşamış olmasaydı Venedik’i görebilirdi. 
Venedik’teki Gorky sergisini derin bir aşinalık hissiyle gezdim. Evet, daha önce, Arshile Gorky’nin bu kadar fazla eserini aynı çatı altında toplayıp onun sanatsal gelişimini ortaya koyan, bu kadar büyük bir retrospektif görmemiştim. Sadece, dünyanın pek çok yerindeki müzelere dağılmış, tek tek eserlerini görmüştüm. Fakat içimde bir beklenti, acı ve kayıp hissi vardı, ki bunu ancak, Cosima Spender’ın yönettiği ‘A Film on Arhile Gorky’ [Arshile Gorky’ye Dair Bir Film] başlıklı muhteşem belgeseli izlerken fark ettim. Belgeselde, Gorky’nin doğduğu yerde, Van Gölü kıyılarında yapılmış çekimler göründüğünde söz konusu kaybın farkına vardım. Adoyan’ın şakalar yaptığı, şarkılar söylediği Van lehçesini; –form ve içeriğin birbirinden koptuğu birtakım deformasyonları saymazsak– kaybolmuş durumda olan, hafıza damarlarında muhafaza edilen bu dili bugün kim konuşuyor?
Bir kayıp hissinin hâkim olduğu sergide, Gorky’nin muhtemelen en önemli eseri olan, üzerinde on beş yıldan uzun bir süre uğraş verdiği ‘Sanatçı ve Annesi’ (1926-1942) yoktu. Serginin ilk bölümünde yer alan, sanatçının annesini betimlediği karakalem bir portre, kayıp olanı hatırlatan, sessiz bir tanık gibi, oradaydı. Kayıp hissini, sanatçının en büyük eserinin yokluğundan daha fazla ne güçlendirebilirdi ki?  

Kategoriler

Kültür Sanat


Yazar Hakkında

Vicken Cheterian