Türkiye’de mezarlık kültürü ve Alevi mezarları

Geçtiğimiz haftalarda 6-7 Eylül 1955 pogromuna dair bir arşiv çalışmasını yayınladığımız araştırmacı Hüsnü Gürbey, Anadolu’da Alevi mezarlarının nasıl tahrip edildiğini yazdı.

HÜSNÜ GÜRBEY

Mezarlık sözcüğü insana soğuk gelir, fakat geçmişin tarihsel-toplumsal aidiyetini gösterdiği için önemlidir. Geçmişten günümüze ulaşan birer belge durumundadırlar. Belge oldukları içinde çok önemlidirler, üstünde durmak gerekir.
Mezarlıklar, bir yeri, bir coğrafyayı, orada yaşayan insan topluluklarının yeri ve yurdu yapar. Mezarlıklar, insan topluluklarının geçmişidir, tarihidir. 
Egemen ulus devlet, böyle bir yurdun, geçmişini ve tarihini yok etmek için elinden geleni yapmaktadır. Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermeni, Süryani, Êzidi, Rum ve benzerlerinin mezarlıklarını yıkarak yerlerine çeşitli kamu binalarını yaptıklarını hepimizce bilinmektedir. Demokrat Parti’nin (DP) iktidar olduğu 1950’li yıllarında, Bozdoğan su kemeri ile Unkapanı köprüsü arasındaki yolda genişletme çalışması yapılırken, buldozerlerin Rum mezarlıklarını nasıl tahrip ettiklerini görgü tanıkları hâlâ anlatmaktadır.
Verilen mesaj çok açık; sanki buralarda başka halklar hiç yaşamamış. Bu yerleşim yerlerinde geçmişte de Türklerin yaşadığı fikrini yerleştirmek istemektedirler. 
Anadolu’da gayrimüslim * , Türk olmayan halklara ait maddi izlerin, tarihsel mekân ve zamandan sistematik biçimde silinmesi Türk-ulus devletinin kuruluşunda tarih ve mekân üretiminin anahtar tekniklerinden biri olagelmiştir.
1930’lu yıllarda Türk Tarih Tezlerini hatırlarsak orada; Türklerin, Anadolu’ya sonradan gelen değil, Anadolu’nun otokton(yerli) halkları olduğu, Sümerlerin ve Hitit uygarlıklarının devamı olduğu iddia ediliyordu. Belki bu yüzden o dönemde tarihsel eserler bu denli tahrip edilmiyordu. Bu tezler tutmayınca tahribat hızlandı…
Türk devletinin, tarihsel mirasa nasıl baktığı açık ve net, reddet, tahrip et ve yok et. 

Kurtiz’in vasiyeti 
Ünlü tiyatro ve sinema sanatçısı Tuncel Kurtiz (1 Şubat 1936 - 27 Eylül 2013) vasiyetinde, “Beni bir Alevi mezarlığına gömün” demişti. Doğrusu, bir Kızılbaş olarak o güne kadar bir Kızılbaş mezarlığının olup-olmadığı bilmiyordum. İlk köyümde (Kiğı/Bılece) araştırdım,  ulu bir meşe ağacının altındaki ** mezarlıkların ekseriyetinde başucuna ince uzun bir taş dikildiğini ve yönlerinin de Doğu-Batı ekseninde olduklarını gördüm. Bazı mezar taşlarında ise dünya, ay ve güneş motiflerinin yanı sıra, kılıç, kalkan, çiçek, devridaim gülü ve benzeri motifler işlenmişti. Bazı mezarlıklarda da başucu ile ayakucu taşları arasında, mezarın üstünde ve yüzü doğuya dönük koç heykelleri vardı. Bu koç heykelleri de öyle ince uzun olmayıp, biraz daha topluca idiler. Yine onların da her iki yüzü güneş, ay ve dünya motifinin yanında yiğitliği simgeleyen kılıç, kama ve kalkan motifleri ile süslüydü. Hafızam beni yanıltmıyorsa birisinde de cura (üç teli saz) motifi ile devri-daim(çarkı felek) gülünün süsü vardı, ama hiç birinde ne Türkçe, ne Arapça ne de ki el-Fatiha yazıtları vardı. Bunca işlemeyi yapanlar, bu kadarcık yazı yazmasını bilmiyorlar mıydı? Beli ki bilinçli yazmamışlardı. 

İlk tahrip edilen 
Bu mezar türü, devletin resmi mezarlık anlayışına uymadığı içindir ki, 1990’lı yıllarda köylerin boşatılmasıyla ilk tahrip edilen mekânlar olmuşlardı. 2014 yılında bölgeye gittiğimde gördüğüm manzara karşısında şoke olmuştum. O güzelim işlemeli taşlardan bir teki yerinde yoktu. Yakın zaman mezarlıkların dışında hiçbir şey kalmamıştı, yer dümdüz edilmişti.
Burada acı olan, sadece devletin yıkımı değildi, devlete yardımcı olan açgözlü yerli işbirlikçilerin, hazine bulma bahanesiyle bu işe öncülük etmiş olmalarıydı. Bir diğer acı da, İstanbul’da ekonomik durumları iyi olanların bir haftalığına köye gelip, eski mezarlıklarını yıkarak yerlerine mermerden yapılı, üstüne Türkçe yazıt ve Arapça el-Fatiha yazdırmaları olmuştur. Dönemin Kızılbaş mezarlıkları, şimdi birer Türk-Müslüman mezarlıklarına dönüşmüşlerdir. Bölgedeki Ermeni mezarlıklarında ise eser yoktur…
Özetle, mezarlar, geleceğe bırakılan birer belgedirler; o toprakların kimlere ait olduğunu gösterir. Kiğı/Bılece bölgesi de Kürdistan’ın bir parçasıdır. Siz mezarlarınıza Kürtçe değil de, Türkçe yazılar yazdığınızda kimlere hizmet ettiğiniz kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Devletin de istediği budur, bu isteğin dışında hareket edenlerin başına nelerin geldiğini biliyoruz. En son Muş’un Bulanık ilçesine bağlı Erentepe beldesinde, 6 Haziran 2012 tarihinde Muş E Tipi Kapalı Cezaevi’nde yaşamını yitiren Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Belde Başkanı Aydın Kaya’nın mezar taşı, üzerinde “Em te ji bîr nakin (Seni unutmayacağız)” yazısı bulunduğu gerekçesiyle savcılık talimatı doğrultusunda askerlerce kırılarak götürülmüştür. Bu önemli bir mesajdır, anlamak gerekir. Halklarımız mezarlık yaparken veya yenilerken aslında neleri yitirdiklerinin bir an önce farkına varmalıdır. Mezar yapayım derken, Kızılbaş/Kürt izlerini silip yerine, Türk-İslam-Hanefi inancının yayılmasına hizmet etmemelidirler.

* Oldum olası bu gayrimüslim lafını hiç sevmiyorum ama konun net anlaşması için de kullanmak zorunda kaldım.
** Bu ulu meşe ağacı kutsaldır, mezarlıklarını ziyaret edenler, önce bu ulu ağacı kutsar ardından mezarını kutsardı. Mezar kutsaması da şöyle olurdu; ulu ağaç ile mezarın başucundaki taş öpüldükten sonra, başucu taşına, evlerde balmumumdan yapılan ve etrafa güzel kokular saçan mumlar yakılırdı. Mum yandıktan sonra evde tereyağından yoğrulan ve ocakta kızgın taşla saç arasına yerleştirilerek pişirilen ve niyaz adı verilen ve kareler şeklinde kesilen ekmekler gelenlere dağıtılırdı. Ekmekten artan da –ki mutlaka kalırdı—ulu ağacın etrafına diğer canlıların ( hêsa  têr  û  tûyan ) nasibi olarak dağıtılırdı.

Kategoriler

Dosya