LEVON BAĞIŞ

Levon Bağış

OBUR

Bizim büyük utancımız

Çocukları aç diye kendini yakan bir adamın yaşadığı bir ülkede, yemekten içmekten nasıl konuşacağız? Lanetli bir yere dönüşen, bizim ‘ev’ dediğimiz yerin her yerinden kan akıyor. H

“Kurbanı en çok inciten, zalimin acımasızlığı değil, seyircinin sessizliğidir.”
Elie Wiesel


Hayal kırıklıklarının anavatanı bu topraklar. Sevinmeyi unutmanın, küçük, büyük, tüm kötülüklere alışmanın anavatanı. 
Bu memlekette sevinmek için, payımıza, haksız yere üç yıl hapis yatırılan, yargılayanlar dahil herkesin masumiyetinden emin olduğu bir adamın salıverilmesi düştü mesela. 
Sevinmek değil, hırslanmak, hesap sormak, isyan etmek gerektiği halde, adalete olan o kocaman açlığımız, mutluluğa olan özlemimiz birden ortaya çıktı. Ama bu yalan sevinç bile fazla gelmiş olmalı. Dışarıda olması gereken, hapiste kaldı. Niceleri gibi. Yaşaması gerekenlerin mezarda oluşu gibi, bu ülkeye yakışan geldi yine başımıza. 
Dışarıda olmaktan, yaşıyor olmaktan, mutluymuş gibi olmaktan utanır olduk. Ölenler yüzünden, içeride olanlar yüzünden, her etrafa baktığımızda yaşanan rezilliklerden başkasının yerine utanmak bir tek bizim payımıza düştü galiba.
Oğlumu her yıkadığımızda, üşümesin diye fön makinesi tutuyor maması. Her defasında gözüm doluyor. Birkaç yıl önce Adana’da, eşi bir yıla aşkın bir süre işsiz kalan ve ev kirasını sekiz aydır ödeyemeyen 26 yaşındaki Emine Akçay, çocuklarının üşüdüğünü görünce cebindeki son parayla odun almaya gitti. O kadar az parası vardı ki, oduncu “Bacım, bu paraya odun mu olur” dedi. Ama anne Emine Akçay ısrar etti, bir çuval odunu alıp eve geldi. Odunlar ıslak olduğu için yanmadı. Lastik parçalarını tutuşturmaya çalıştı; olmadı. Emine Akçay, çocuklarının ısınması için çalıştırdığı saç kurutma makinesini küçük oğluna verdi. Daha sonra diğer odaya gidip, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak, kendini astı. (15 Mart 2012, Hürriyet gazetesi, Fatih Karaçalı’nın haberi.) Fön makinesinden acı yaratan bir yer artık burası.

Sahip olduğum şeylere baktığımda utanıyorum mesela. Geçen hafta, uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen Adem Yarıcı sabah saatlerinde Hatay Valiliği’nin önüne geldi. İşsizlik nedeniyle bunalıma girdiği belirtilen Yarıcı burada “Çocuklarım aç, iş istiyorum anlamıyor musunuz?” diye bağırdı. Yetkililer, Yarıcı’yla konuşup onu ikna etmeye çalıştı. İkna çabaları sürerken Adem Yarıcı cebinden çıkardığı çakmakla kendini ateşe verdi. Valilik polislerinin müdahalesiyle söndürülen Yarıcı, hastaneye kaldırıldı. Ambulansta kalp krizi geçirip hayatını kaybetti ve iki çocuğu da yetim kaldı. (Independent Türkçe, 8 Şubat 2020)
Çocukları aç diye kendini yakan bir adamın yaşadığı bir ülkede, yemekten içmekten nasıl konuşacağız?
Lanetli bir yere dönüşen, bizim ‘ev’ dediğimiz yerin her yerinden kan akıyor. Hapiste, mezarda olanların, aç, üşümüş öksüz çocukların müsebbipleri utanmıyorlar. Adına ‘dava’ dedikleri vurgunları devam etsin diye ölümlere, açlıklara, hukuksuzluklara başvuruyorlar. 
Üç yıldır, en hafif tabiriyle dandik bir yargılama yüzünden biri ömür çürütürken nasıl birbirimizin yüzüne bakacağız? Sahi, biz ne yapacağız?
İçimden tek bir şey demek geçiyor: Bu da geçer ya hu. Demek yetmiyor, inanmak istiyorum. Bu da geçer mi? Yoksa bizde mi bu utanca alışırız?