YETVART DANZİKYAN

Yetvart Danzikyan

KARDEŞÇESİNE

Mülteciler piyon değildir

Manzaraya baktığımızda iktidarın insan hayatları üzerinden tehlikeli bir hesap yürüttüğünü görüyoruz. Mültecilerin AB’den bir yeşil ışık gelmeden sınıra yönlendirilmesi, çok açık ki, insan kayıpları ve hastalıklar anlamına gelecekti. Yollarda çekilen çile ve sınırda sıkışıp kalınarak yaşanan perişanlık da cabası. Üstelik bu ortamda insan kaçakçıları da kendilerine resmî bir görev verilmişçesine tekrar harekete geçip insanları sömürmeye başladılar.

Yaklaşık bir haftadır, Yunanistan sınırından ve Ege Denizi’nden gelen insanlığa sığmayan manzaralarla karşı karşıyayız. Hemen söylemek gerekir ki bu manzara gerek Yunanistan, gerek Türkiye toplumunun önemli bir kesiminde –öyle görünüyor ki– hiç rahatsızlık yaratmadı. Yapılanın insan haklarına, insanlık onuruna aykırı olduğunu söyleyenlerin sesi ne yazık ki gür çıkamıyor. 
Türkiye zaten uzun süredir kendi ülkesindeki mültecilere çok fazla ev sahipliği yapamayacağını, bu mültecileri icap ettiğinde AB’ye gönderebileceğini söyleyip AB çevrelerine bir tür şantaj yapmaktaydı. Bu denklemde AB’nin de temiz olmadığını söylemek şart. Mülteci akınının kendi ülkelerindeki sağcı akımları güçlendirdiğini görüp sınırları kesin biçimde kapama ve hatta Yunanistan’ı da, parasını verip kendi kaderiyle baş başa bırakma yolunu seçtiler. 
Ancak gelinen son durumda iş biraz ‘hesap içinde hesap’ halini aldı. Geçen hafta Perşembe günü İdlib’de, Suriye rejimi tarafından yapılan saldırı sonrasında, 33 Türk askerinin hayatını kaybettiği ortaya çıkığı anda, Türkiye artık mültecilerin AB’ye gidişini engellemeyeceğini duyurdu. Bu haberin duyulmasıyla, binlerce göçmen Yunanistan sınıra akın etti. Ve sınırda kelimenin tam anlamıyla insanlık trajedisi yaşanmaya başladı. Bu durum yetmezmiş gibi, aylardır pompalanan milliyetçilik ve göçmen düşmanlığının sonucu olarak, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde Suriyeli mültecilere yönelik linç girişimleri yaşandı. Özellikle Maraş’ta olanlar ürperticiydi. Kalabalıklar, 33 askerin ölümünden, bu topraklarda zor koşular altında yaşayan Suriyelileri sorumlu tutuyordu. Bir kez daha o kahredici denklem ortaya çıkmış, birileri yine güçlerinin yettiğini ezmeye yönelmişti. 
Ancak bunun sadece Anadolu’da yaşandığını düşünmek doğru olmaz. Büyük kentlerde de Suriyeli mültecilere zaten düşmanca bakan –kimi– şehirli kesimlerde, 33 kaybın hesabını Suriyelilerin vermesini doğal karşılayanlar olduğu gibi, sınırda yaşanan dramda herhangi bir problem görmeyenler de az değildi. 
Manzaraya baktığımızda iktidarın insan hayatları üzerinden tehlikeli bir hesap yürüttüğünü görüyoruz. Mültecilerin AB’den bir yeşil ışık gelmeden sınıra yönlendirilmesi, çok açık ki, insan kayıpları ve hastalıklar anlamına gelecekti. Yollarda çekilen çile ve sınırda sıkışıp kalınarak yaşanan perişanlık da cabası. Üstelik bu ortamda insan kaçakçıları da kendilerine resmî bir görev verilmişçesine tekrar harekete geçip insanları sömürmeye başladılar.
İktidar bir yandan da İdlib konusunda yürüttüğü politikanın artık sonuçsuz kaldığını anlamış olmalıdır. Ancak hiç şüphesiz, bunu açıkça söylemeyecekler. Tam tersine, “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” türünden milliyetçi nutuklarla, yaşanan ağır kaybı perdelemek niyetindedirler.
Dolayısıyla, Suriye ile yaşanan savaşın nedeninin sorgulanmasının önüne geçileceği bir atmosfer yaratma çabası tüm hızıyla sürüyor. Bir haftadır haber kanallarında yaşanan tartışmalarda neden böyle bir savaşın içine girdiğimiz, elbette sorgulanmıyor. Bunun yerine Rusya ile ilişkilerin ne hal alacağı gibi stratejik analizler havada uçuşuyor.
Esad yönetimine Rusya’nın güçlü bir destek verdiği uzun süredir biliniyor. Rusya’nın ve Esad’ın en önemli meselesi Türkiye ile birlikte hareket eden cihatçı unsurlar. Rusya’nın Ankara’dan bu unsurlarla artık ayrışmasını talep ettiği de biliniyor. Ancak Türkiye bu savaş vesilesiyle Suriye topraklarında gerek Kürt bölgelerinde, gerek Hatay sınırındaki İdlib’de kendi hâkimiyetinde bir bölge oluşturup savaş sonrası Suriye’sinde pozisyon almak istiyor. 
Yukarıda belirttiğimiz gibi, bu politika sonuç alacak gibi görünmüyor, üstelik can kayıpları da her geçen gün artıyor. Ve bu ortamda Türkiye’de “Savaşa hayır” demek bile artık tehlikeli bir hale getiriliyor. 
Bütün bu politikaların ceremesini, hiç bilmedikleri Suriye topraklarında can pazarına düşen yoksul gençler ve mülteciler çekiyor. 
İktidarın ve onunla birlikte hareket eden milliyetçi kesimlerin hesapları ortada. Ancak en az bunun kadar önemli olan, insan haklarından, barıştan yana olan kesimlerin alacağı tutum. 
Savaş politikalarına, ölümün yüceltilmesine ve mültecilerin piyon olarak kullanılmasına itiraz eden bir sese, uluslararası bir dayanışmaya her zamankinden fazla ihtiyaç var.