‘Eylül ve Ekim aylarında daha zor günlerle karşılaşabiliriz’

Halk Sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala ile 5 Haziran tarihli Agos’ta yayımlanan söyleşimizde, pandemi sürecinde 1 Haziran’da başlayan ‘yeniden açılma’ dönemine dair konuşmuştuk. “1 Haziran’da salgın açısından riskli bir döneme girdik” diyen Pala ile bir ay sonra gelinen durumu konuştuk.

FERDA BALANCAR

1 Haziran’dan bu yana Türkiye’de neler değişti?
Bildiğiniz gibi ilk 6 hafta içerisinde salgın Türkiye’de tepe noktasına ulaşmıştı. Normal şartlarda bu tür salgınlarda salgın eğrisi çıktığı hızla iner. Klasik olarak bu beklenir. Ancak bu pandemide dünyanın birçok ülkesinde bu klasik seyir gerçekleşmedi. Türkiye de bu ülkelerden birisi. İlk 6 haftada hem ölümlerde hem de olgu sayılarında tepe noktasına ulaştık. Fakat ondan sonra ölümlerde 13. haftanın sonuna kadar bir azalma eğilimi karşımıza çıkmışken, daha sonra artış gözlenmeye başladı. 1 Haziran kararlarından sonra sizinle yaptığımız söyleşide, “Bunun sonuçlarını daha sonra değerlendireceğiz” dediğimiz yaklaşım ne yazık ki kendini gösterdi. Çünkü eğer salgın eğrisindeki olgu ve ölüm sayılarına bakacak olursanız, örneğin 3Haziran’da olgu sayısı 800’ün altına düşmüştü. Daha sonra 15 Haziran’da ise 1500’ün üstüne çıktı. Bugüne kadar da 1000-1500 arasında dalgalı bir seyir izledi. Ölüm sayılarına baktığınızda ise salgın eğrisinin düşmesinin ardından, Türkiye en düşük ölüm sayısını 13 Haziran’da gördü. O gün 14 kişi ölmüştü. Normal şartlarda daha da azalması gerekirken, böyle olmadı. 13 Haziran’dan sonra bugüne kadar günlük olarak 15-20 arasında insanımızı kaybettik. 11 Mayıs’ta AVM’lerin açılmasıyla başlayan, ardından 1 Haziran’da daha geniş çaplı bir açılmayla karşımıza çıkan, toplumsal hareketliliği arıtan yaklaşım, olgu ve ölüm sayılarının azalmayıp üstelik bir ölçüde artmasıyla karşımıza çıktı. 

Peki, bugün itibariyle neler önerirsiniz?
Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz günlerde bölgelere göre olgu sayılarını açıkladı. Bu bizim ısrarla öğrenmek istediğimiz verilerdi. Açıklama tam olarak bizim taleplerimizi karşılamıyor olsa da bugün geçmişe göre daha fazla şey biliyoruz. Bakanlığın açıklamasında, üstünde durmamız gereken bazı önemli veriler var. Hastalığın görülme sıklığında ilk sırada Güneydoğu Anadolu Bölgesi var. Burada dikkat çeken özellik şu: Nüfusa oran itibariyle de Güneydoğu birinci sırada. İkinci sırada ise İstanbul var. Batı Anadolu ve Doğu Marmara da Türkiye ortalamasının üstünde. Bu verilere göre önerim şudur. Güneydoğu’daki yüksek artış ayrıntılı biçimde incelenmeli. Bu ayrıntılı inceleme sonucunda izolasyona yönelik gülü önlemler almak gerekebilir. Batı Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgeleri arasında nüfus yoğunluğuna göre 12 kat fark varsa bu farklılığın nedenleri ortaya çıkartılıp, buna göre önlem alınmalıdır. 
İkinci önerim de şu: Sağlık Bakanı bazı şehirlerin adını vererek açıklamalarda bulunuyor. Örneğin,  benim de yaşamakta olduğum Bursa hastalığın görünme sıklığında en çok artış olan iller arasında sayılıyor. Bursa ve benzer illerde neden son zamanlarda artış olduğu kapsamlı olarak incelenmeli. Bu incelemeler yapılmazsa, bu artışlar gelecekteki yeni artışların habercisi olabilir. 
Bir başka sorun da şu: Resmi yetkililer vatandaşlara sık sık kendi önlemlerini almaları çağrısı yapıyor. “Zorunlu olmadıkça kalabalıklara çıkmayın, ellerinizi yıkayın, maske takın” deniyor. Bunlar doğru elbette ama bunların salgınla mücadelede yeterli olmayacağı anlaşılıyor. Bu önlemlere rağmen 1 Haziran’dan sonra artış yaşanıyorsa, bu artışın nedenleri irdelenmeli. Bu önlemlerin neden yetmediği ortaya konulmalı. 
Burada iki sorun karşımıza çıkıyor: Birincisi, salgınla mücadelede sorumluluk tek başına bireye indirgenemez. Asıl sorumluluk yönetsel olarak ele alınmalı. İkincisi, bireylere çağrıda bulunmak güzel ama bireylerin bu çağrıya uyması için bireyin risk algısının yüksek olması gerekir. Türkiye’de 1 Haziran’dan sonra her şeyin yoluna girdiğine dair bir algı oluştu. Sokağa çıkınca, kafelerde, restoranlarda, asker uğurlama törenlerinde, cenazelerde ve düğünlerde sanki geçmişteki olağan günlere dönülmüşçesine görüntülerle karşılaşıyoruz. Bu durum, insanlarda risk algısının düşük olduğunu gösteriyor. Bu algıya karşı hastalığın gerçek durumuyla ilgili kapsamlı bilgilendirmeler yapılmalı. Bu hastalığın görülme sıklığı altı ay içinde dünya genelinde en fazla Haziran’da yaşandı. Haziran’da günde 200 binlere varan olgu sayılarına ulaşıldığı, yine dünyada ölüm sayılarının ciddi bir şekilde azalma göstermediği bir dönemde Türkiye’de sanki sorun ortadan kalkmış gibi bir algıya yol açabilecek tutum ve davranışlardan, söylemlerden kendimiz korumalıyız. Toplumdaki risk algısını yükseltmek üzere merkezi ve yerel yönetimlere, kamu kurumlarına ve sivil topluma görev düşüyor. Türkiye birinci dalgadan henüz kendini kurtaramadı.  

Bireylere ne önerirsiniz?
Öncelikle şunun altını çizelim: “Sosyal mesafe” deniliyor. Bu aslında “fiziksel mesafe” olarak geçer. İnsanlarla aramıza “sosyal mesafe” koymak istemiyoruz. “Fiziksel mesafe” koymak istiyoruz ki bir damlacık yoluyla enfeksiyon birimizden ötekine geçmesin. Bu dönem sosyal dayanışmayı en üst düzeyde tutup hasta ve yakınlarının hayatlarını sürdürebilmeleri için hepimiz katkıda bulunmalıyız. Bu nedenle “sosyal mesafe” yerine “fiziksel mesafe” kavramını kullanmakta fayda var. Bu da en az iki metre olmalıdır. 
Ayrıca görülüyor ki yüzeysel ve yanlış bilgilendirme nedeniyle insanların kafası karıştı. Yurttaşlar, doğru bilgiyi nereden edinebilecekleri konusunda araştırma yapmalılar. Doğru kaynaktan bilgiye ulaşmak çok önemli. Dünyada da Türkiye’de bilimle bağdaşmayacak öyle yanlış bilgilendirmeler yapılıyor ki bu durum hastalığa karşı verdiğimiz mücadeleyi de zayıflatıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gibi Türkiye’de Türk Tabipler Birliği (TBB), Hakl Sağlığı Uzmanları Derneği ve elbette Sağlık Bakanlığı gibi kurumları izleyerek, hastalıkla ilgili sağlıklı bilgiler edinmek mümkün. 
Kamu yöneticilerinin yanı sıra yurttaşları da uyarmak isterim: Eylül, Ekim aylarında pandemi açısından daha zor günlerle karşılaşabiliriz. Mevsim değişikliğiyle birlikte, mevsimsel grip hastalığının ortaya çıkması hepimizi daha da olumsuz etkileyebilir. TBB Covid-19 İzleme Grubu olarak bu konudaki çağrımızı Sağlık Bakanlığı’na yapıyoruz. Türkiye’de değişik senaryolar konuşulmalı ve önlemler masaya yatırılmalı. 

Dünya genelindeki gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
DSÖ ve farklı ülkelerin sağlık bakanlıklarının tanıklıkları, sürecin şaşırtıcı biçimde sürdüğünü gösteriyor. Bundan iki ay kadar önce havaların ısınması ve hastalığın belli bir noktaya gelmesiyle birlikte bir sönümleme olacağı iddiası gündemdeydi. Fakat önce Afrika’daki olgu sayışlarının yükselişe geçmesi, ardından Brezilya’da yaşanan hızlı yükseliş bu iddiayı boşa çıkardı. Halen dünya genelinde olgu sayısı 13 milyona yaklaşıyor. ABD’de 3 milyon, Brezilya’da 1,5 milyon olgu var. Rusya’da iki ay önce olgu ve ölüm sayısı azdı. Şimdi ise en fazla olgu görülen beş ülkeden biri konumunda. Meksika’da da hızlı bir artış var. Bunları şunun için söylüyorum: Hastalıkla ilgili bilgilerimiz sınırlıyken, gereksiz yere hastalığı küçümseyen ya da tersine abartan yaklaşımlardan uzak durmalıyız. Bize bilimin kendisi yol gösterecektir. Amerika kıtası başta olmak üzere hastalık tüm hızıyla sürüyor. Bunun farklı gerekçeleri literatürde tartışılıyor. Bazı yerlerde, daha çok genç nüfusun hasta olmasıyla, bazı yerlerde ise uygulanan tedavi yöntemleriyle ilgili olduğu söyleniyor ama henüz bunları net olarak ortaya koyacağımız kanıtlar yok. 

Geleceğe yönelik ne tür öngörüleriniz var? 
Hem DSÖ uzmanları hem de dünya genelindeki uzmanlar önümüzdeki ay da salgının böyle devam edeceğini söylüyor. Virüsün hastalık yapma eğiliminde bir düşüş olmazsa, hastalığın etkisinin azalmasıyla ilgili herhangi bir gerekçe karşımıza çıkmıyor. Hastalık hızla bir kişiden diğerine bulaşmaya devam ediyor. Hastalığın yükü ise bundan 3 ay öncesine göre artıyor. Hem doğrulanmış olgu sayıları hem de doğrulanmış ölüm sayıları açısından. Buarada “doğrulanmış” sıfatına dikkat çekerim. Tanı konmak üzere kullanılan PCR testleri bize her zaman yeterince yol göstermiyor. Dolaysıyla PCR testi pozitif olmasa bile hastalanıp ölenlerin varlığından haberdarız. Bunları da içerecek bir tahminde bulunacak olursak dünyadaki hasta ve ölüm sayısının açıklanandan çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Bunları netleştirmek için zamana ihtiyacımız var.  

Sözünü ettiğiniz belirsizlikler karşısında ne yapmalıyız? 
Halen içinde bulunduğumuz ortamlarda ne kendimizin ne de karşılaştığımız insanların hasta olup olmadığını biliyoruz. Hem kendimize hem de karşımızdaki insanlara “olası hasta” gözüyle bakarak hayatımızı sürdürmeliyiz ki bu bulaşma zincirinin kırılmasına katkımız olsun. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de ölenlerin arasında 50 yaşın altında epeyce insan var. Oysa ülkemizde “bu hastalık yaşlıları öldürüyor” gibi bir algı var. Halen Türkiye’de ölenlerin yüzde 7’si, yaklaşık 350 kişi 50 yaşın altında. Kendimiz ve çevremizi korumak için hepimiz üzerimize düşen çabayı gösterelim. 

      

Kategoriler

Kitap ԳԻՐՔ