Öldüren sessizlik

Bu noktada Ermenistan halkı ile Azerbaycan halkı arasında bir ayrım yapmayı yanlış buluyorum, zira bir türlü çözülmeyen Karabağ meselesi iki halkı da eşit şekilde paramparça etti, ediyor. Yüzyıllarca yan yana, hatta yer yer iç içe yaşamış, sosyokültürel açıdan aralarında büyük benzerlikler olan bu halklar barış içinde bir arada yaşamayı hayal dahi edemez hâle getirildi. Şu satırları yazdığım dakikalarda barış hayali daha da uzaklaşıyor, çünkü bu sefer Karabağ’da da değil, Ermenistan-Azerbaycan sınırında, ölmek için doğduğunun farkında olmayan, hayatlarının zerre kıymeti olmadığını bilmeyen gencecik çocuklar ölüyor.

“Karabağ” denince insanın aklına savaş ve ölüm geliyor ilk olarak. 1994’te sona eren İlk Karabağ savaşı aslında hiçbir zaman sona ermedi. Ateşkesten sonra bile bölgede barış sağlanmadı; yerinden, yurdundan edilenler de, orada kalıp bir yaşam kurmaya çalışanlar da gün yüzü görmedi.

Bölge halkları, çatışmayı bitirmeye niyetli olmayan iktidarları tarafından otuz yıla aşkın bir süredir yürütülen propaganda sonucunda derin bir nefret, korku ve kinle doldu. Ermenistan halkı yıllar içinde haklı olduğuna ikna oldu. Olup bitenlerin ‘işgal’ değil ‘haklı kazanç’ olarak lanse edilmesi zor olmadı; sonuçta, kendilerini çok korktukları Azerilerden korumak için ‘tampon bölge’ denen bir alana ihtiyaç vardı. Yerlerinden edilmiş Azeriler de kendi ülkelerinde gün yüzü görmediler; 2020’deki savaşta geri alınan evlerini görmeyecekleri de ortada. Hem 1990’lardaki hem de 2020’deki savaşta, olan halka oldu – yıkılan Sovyetlerin kalıntıları içinde var olmak için çırpınan, refahını kaybetmiş, perişan iki toplum.

Bu noktada Ermenistan halkı ile Azerbaycan halkı arasında bir ayrım yapmayı yanlış buluyorum, zira bir türlü çözülmeyen Karabağ meselesi iki halkı da eşit şekilde paramparça etti, ediyor. Yüzyıllarca yan yana, hatta yer yer iç içe yaşamış, sosyokültürel açıdan aralarında büyük benzerlikler olan bu halklar barış içinde bir arada yaşamayı hayal dahi edemez hâle getirildi. Şu satırları yazdığım dakikalarda barış hayali daha da uzaklaşıyor, çünkü bu sefer Karabağ’da da değil, Ermenistan-Azerbaycan sınırında, ölmek için doğduğunun farkında olmayan, hayatlarının zerre kıymeti olmadığını bilmeyen gencecik çocuklar ölüyor, Ermenistan’ın birçok bölgesinde sivil halk bombalanıyor, binlerce insan yurdundan kaçmak zorunda kalıyor.

Her şey 2020’deki savaş öncesindeki gibi, aynı senaryoyla başladı. Azerbaycan defalarca Ermenistan tarafından ateş açıldığı yönünde açıklamalar yaptı, Ermenistan her seferinde inkâr etti. Ermenistan’da “Yine savaş mı başlıyor?” söylentileri bazılarına gerçekçi gelmese de, tam olarak bu oldu; iki gündür, Ermenistan-Azerbaycan sınırının birçok noktasında çatışmalar sürüyor.

Azerbaycan’da ne kadar baskıcı, insan haklarını ne kadar çok ve şiddetli biçimde ihlal eden bir rejimin hüküm sürdüğünü belirtmeye gerek yok. Ben, bir Ermenistan vatandaşı olarak, Ermenistan hükümetinden dert yanacağım. Otuz yıldır iktidara gelen hiçbir güç bölgede barışın inşa edilmesi için somut adım atmadı; şimdiki hükümet de bu kâbusun bitmesi konusunda kararlı görünmüyor. İnsan merkezli, yurttaşın onurlu yaşamına, ya da onuru bir kenara bırakalım, insan yaşamına öncelik verilmediğini görüyoruz. Paşinyan, ‘ölen askerlerimizle gurur duymak’ yerine aslî göreviyle uğraşsa, yani onların hayatta kalmalarını sağlamaya çalışsa keşke.

“İlk olarak kim ateş etti?”, “Kim başlattı?” tartışmalarına da girmeyeceğim. Türkiye’de ana akım medya bu konuda herhangi bir şüphe taşımıyor; savaşı askerî gücü bu kadar sarsılmış, bu kadar güçsüz düşmüş Ermenistan’ın başlattığına, Ermenistan ordusunun ateş ettiği an kamera kayıtlarına alınmışçasına inanmayı seçti, seçiyor.

Yukarıda yazdıklarımın, olası saldırıları ve linçleri engelleyeceğini umuyorum. Herhangi bir iktidarı masum görmediğimi, kimsenin ölümünü diğerinden daha önemli ya da acı görmediğimi, örneğin Hocalı konusunda da sessiz kalmadığımı belirtip, insanı derin bir çaresizlik içinde bırakan, ‘Türkiye’nin sessizliği’ne gelebilirim sanırım. 

Gerek 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nda, gerek insanların öldürüldüğü bugünlerde komşu ülkeden bir barış çağrısı neden çıkmaz? Yanı başında olanlara bu kadar sessiz, kayıtsız kalınır mı? Yeri geldiğinde ülkenin ‘rengi’ olarak nitelendirdiği Ermenileri çok seven o ‘muhalif’ kesimler ve siyasi partiler, öldürülen Ermeni gençlerin yasını hiç tutmaz mı? Yasını tutmayı geçtim, insanların öldürülmesine, açıklanan rakamlara dönüşen o insanların ölümlerine içten içe, hatta açık açık sevinilir mi? Ne yazık ki seviniliyor. Bu soruları soranlar neden linç edilir? Bölgede barış çağrısı yapan, ölümlere dur diyen üç-beş kişi dışında, suskunluk... Süren savaşta ölenler arasında bile ayrım yapmak vicdana sığar mı?

Kimi hayatları değerli sayıp onların kaybının yasını tutarken, kimi hayatları hayattan saymamamızı bir gün dert edinip, bu mesele üzerine düşüneceğimizi umarak, Judith Butler’in ‘Savaş Tertipleri’ adlı kitabından bir alıntıyla bitireceğim: “Kamusal yasın ayrımcı dağılımı muazzam önemde bir siyasal meseledir. Hüküm süren yasaya karşı çıkmak pahasına, kardeşinin ölümünün yasını herkesin gözü önünde tutan Antigone’den yana böyledir bu. Yönetimlerin kimin yasının kamu önünde tutulabileceğini ve kiminkinin tutulamayacağını düzenlemeye ve denetlemeye bu kadar meraklı olmasının nedeni nedir?”



Yazar Hakkında