Alice Munro’nun ve öykünün zaferi

Kasım 2009’da, Amerikalı yazar ve eleştirmen Leah Hager Cohen, New York Times’ta yayımlanan yazısında “Nasıl olur da bir yazar benim ne düşündüğümü bilebilir?” diye sormuştu ve bu soru sorulduktan birkaç yıl sonra biz, Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü ‘aldığını’ öğrendik.

ONUR KOÇYİĞİT

Kasım 2009’da, Amerikalı yazar ve eleştirmen Leah Hager Cohen, New York Times’ta yayımlanan yazısında “Nasıl olur da bir yazar benim ne düşündüğümü bilebilir?” diye sormuştu ve bu soru sorulduktan birkaç yıl sonra biz, Munro’nun Nobel Edebiyat Ödülü’nü ‘aldığını’ öğrendik. Böyle bir şey mümkün müdür peki? Bir tek yazar üzerinden bu soruyu cevaplandırmak, sanıyorum, çok zor. Ancak her şeye rağmen bu haber, öykücüler için umut ışığı oldu. Mevcut yayın/yayıncı politikalarını düşününce, öykü ile romanı kıyas etmek ve yayınlanabilirliğini tartışmak dahi gerekmiyor. ‘Öykü, romanı döver’ anlayışı ciddi bir radikallik unsuru olarak görünüyor yayın dünyasında. Bu tartışma, bu yazının haddine olmasa da söylemek istedim çünkü Alice Munro’nun zaferi, öykünün de zaferi olarak görülmeli ve öyle değerlendirilmeli.

Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik
Alice Munro
 Çevir: Roza Hakmen
Can Yayınları
368 sayfa

‘Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik [NAFAE]’, ödül açıklandıktan sonra Türkçe’de ‘yeni’ yayınlandı ve dokuz öyküden oluşuyor.  Öykülerin tamamı olmasa da büyük çoğunluğu, Munro’dan alışık olduğumuz üzere kadın ve ona bağlı olarak kadınlık imgesiyle ilişkilli.

Çarpık ve karmaşık aile ilişkileri

Kitaba da adını veren ilk öykü NAFAE, gayet çarpık ve karmaşık aile ilişkilerini konu alıyor. Yaşadığı yerden uzakta olanın yerleşik olanla ilişkisi, her zaman sorunlu olmuştur. Eve olan uzaklık, aynı zamanda aile ile olan bağın da duygusal bir mesafeyle ilişkilendirilmesine neden olmuştur, çoğu zaman. Öykünün ana karakteri Johanna da bu uzaklığı mektuplar aracılığıyla deneyimleyen ve uzakta olanla ilişki sürdürmeye çalışan bir kadın. Sevdiğini sandığı erkeğe mektuplar yazan ve onun uğruna, çalıştığı evdeki eşyaları bir trene yükletip hiç bilmediği uzaklıklara götürecek kadar tutkulu bir kadından bahsediyoruz burada. Munro, kadın karakterler üzerinde çokça çalışan bir yazar. En ufak detayları dahi atlamıyor -öykülerin uzunluğu belki de bize bir şeyler anlatır- ve kadınlar üzerinden kurguladığı dünyayı, farklı ifadeler üzerinden yaratıyor. Öykünün bir yerinde, elbise deneyen karakterimiz, aynada gördüğü kadın ile içinde bulunduğu bedenin farklı kişiler olduğunu söylüyor ve ekliyor; “[…] eteği iyice düzeltip ceketi ilikleyinceye kadar zehirden kaçar gibi aynadan uzak durdu.” Her ne kadar öykü ilerleyince, başka bir eksene doğru kaydığı hissiyle karşılaşsak da esasen tek düşündüğü şey var anlatıcımızın; bir kadının aidiyet ve bağlılık arasında kalmışlığını anlatmak.

Kadın karakterle yazmaktan hoşlanıyor Munro. Onları anlatırken, garip bir zevk duyduğunu dahi düşünüyorum. Tam anlamıyla tepeden tırnağa tanıyoruz karakterleri. Saç rengi, boy, ten rengi gibi basit özellikere ek olarak oje rengi, kazağın yakasındaki örgü, saçlarının şekli de uzun uzun konu ediliyor. Elbette bütün bunları yapan anlatıcı, aldatıcı dış görünüşlerin ardındandaki ihtirasları es geçmiyor. Öykülerdeki kadın karakterler kadar erkek karakterler için de geçerli bu ancak onları pek önemsediği söylenemez; kadın olmanın dünyadaki hâliyle ilgileniyor daha çok.

NAFAE, bu noktada oldukça kıymetli bir kitap olmakla birlikte, Munro’nun öykücülüğüne dair çok net ipuçları da veriyor. Öykülerin anlatısı ve kurulan dünyanın zamanı, büyük bir bütünlük arz ediyor. Bütün öykülerde hatırlama/anımsama yoluyla ileri-geri gidişler oluyor. Bu, son zamanlarda popüler bir şekle bürünse de Munro’da belirgin farklılıklar var. Mesela, anlatıcının ya da karakterin geçmişe dönüp oradan bir bağ kurarak anlatıyı yönlendirmesi bunun en farkedilebilir olanı. Örneklendirirsem, ‘Isırganotları’ öyküsündeki adını bilmediğimiz kadın anlatıcımız öyküye yön veren zaman algısını tamamen öykünün kurgusuyla paralel kuruyor. Bu, şu demek: Çocukluğunu ve ilkgençliğini beraber geçirdiği adamı yıllar sonra bir arkadaşının evine gittiğinde tekrar görüyor ve okuyucu bunu anlamaya ramak kalmışken, hikâyeyi tekrar başa sarıyor. Böylece, anlatı ile uyandırmak istediği merak duygusuna biz farkında olmadan ket vurulmuş oluyor. Birkaç bölüm sonra -evet, bu uzun öyküleri bölümlendirmiş- ise bunu sıradan bir doğallıkla ‘farkettirmiş’ oluyor.

Kaçmak isteyen kadınlar

NAFAE’deki öykülerin en önemli ve belirgin özelliğin ‘kadın/lar’ olduğunu söylemiştim. Buna ek olarak, bir şeyi daha görmemiz gerekiyor: Kadınlar her zaman mutsuz. Topyekûn kaybedenler kulübü havasında olmasa da karakterlerin mutsuz ve savruk hayatları hikâyelerin ana teması. Evinden, eşinden, ailesinden, çocuklarından, kısacası ‘mevcut ve kurulu düzenden’ kaçmak isteyen, bunları bir tür pranga olarak görmese de kendisine engel teşkil ettiğini düşünen tiplerden bahsediyoruz burada. Belki kısa ve net çözümlemeler sunmuyor Munro ama toplumla kavgalı kadınların dünyasında olmaktan hoşlandığı açıkça görülüyor.

Alice Munro, Nobel almadan önce de çok değerli bir yazardı, hâla öyle. Nobel’i olsa da olmasa da Munro, okuma listelerinin tepesinde duracak, her zaman.

Kategoriler

Kitap ԳԻՐՔ