Bob Dylan: Kağızman’ın narı

Merve Erol, Bob Dylan'ın İstanbul'da 'binlerce konserlik tecrübe'yle üçüncü kez verdiği konserini Agos için yazdı.

MERVE EROL

Bob Dylan’ın ilk İstanbul konseri efsane statüsüne çoktan yerleşti. 1989 itibariyle hâlâ çoraklığını koruyan canlı müzik âleminde (Miles Davis’le beraber) İstanbul Caz Festivali’ne tanrılar katından inmiş gibilerdi. 20. yüzyılın, modern dünya tarihinin en müstesna iki şahsiyeti için çoktan geçerli bu benzetme.

Meğer o konser 'Never Ending Tour’un ilk etaplarından biriymiş. Kim derdi ki Dylan’ı bir değil, iki defa daha izleyeceğiz İstanbul’da? Ama 7 Haziran 1988’de başladığı bu turne kapsamında Amerika’da uğramadığı köy dahi kalmayan, üstelik stüdyo çalışmalarını da gram akasatmayan Dylan daha dün (20 Haziran) yeniden düşüverdi şehre işte.

Konser hakkında yazılan bir sürü tanıtım metninden biri “60’larda ünlüymüş” gibisinden laflarla başlayıp “deneyin” diye bitiyordu. Yahu daha neyi deniyorsun? Bob Dylan sadık ve meselelere ayık dinleyicilerinin yanında, milenyum şuursuzlarıyla da muhatap olmak zorunda artık. Allahtan, aynı ilk ve ikinci konserdeki gibi, seyirciyle yüz göz olmama ilkesine hâlâ sıkı sıkıya bağlı da, hiç anlam veremeyeceği bir sabun köpüğü “entertainment” ortamında eğreti durmayı becerebiliyor hâlâ.

Elli yılı aşkın fiilî müzik hayatında çok çeşitli dönemleri var Dylan’ın. Guthrie / Seeger eksenindeki folk hattı, elektrikli devrimci dönem, Nashville country’leri, blues, pûr rock, Hıristiyan gospelleri, ama her zaman en hasından şarkı erbaplığı... 1997’nin “Time Out Of Mind”ı, loş, tok, dolgun yapısıyla hayatının ikinci baharının başyapıtını müjdeliyordu. Ama orada kalmadı, kendine nefis bir rockabilly orkestrası kurdu, “Love and Theft”, “Modern Times”, “Together Through Life”, en nihayet iki sene önceki “Tempest” albümleriyle kendine yükte hafif, Amerikan şarkı tarihi itibariyle pahada ağır bir yön çizdi. Bir yandan da radyo programları yapmaya başladı ki, tarihin çöplüğünden çekip çıkardığı yerel ve dönemsel müzisyenler eliyle resmen kütüphaneciliğe soyundu. Resim ve heykel sergileri, sanatçılık madalyonunun öbür yüzü.

“Modern Zamanlar”dan anladığımız, şapkasıyla ve ince bıyığıyla hatırlattığı bir Charlie Chaplin duruşu. Dylan’da komediden değil, ironiden söz edilebilir belki, ama çağa kapsayıcı, eleştirel ve popüler bir bakışın mihenk taşını başkalarıyla beraber en çok Chaplin’de gördüğü düşünülebilir. ‘80’leri ve ‘90’ları belirsizce geçiştirmiş Dylan yapıtının son demde vardığı bu yüksek pop terkibine bu zaviyeden bakmak yerinde olur.

Dylan konseriyle beraber 'Black Box' denen, Şahenk’in yeme-içme-eğlence kompleksinin yeni ürünü gösteri alanını da tecrübe ettik. Akustiği iyi olmakla beraber, Ayazağa plazalarının arasına konuşlanmış, AVM kılıklı bir yer. İşte Dylan konserine bu mekânda yeni döneminin startını veren şarkıyla, “Things Have Changed”le başladı. Kendini Chaplin’e selâmla yerleştirdiği modern dönem (ve bilinç) havzasından değişen yeni dünyanın insanlarına genellikle son albümlerinden işlerini bu sahneden söyledi. “She Belongs To Me”den “Tangled Up In Blue”ya, bu yeni havalara uyum sağlayabilecek eski şarkılarını ustalıkla yerleştirdi. Bis kısmında “Blowin’ In The Wind”i bile bu ahenge uyumlu hale getirerek adeta yeniden bestelediğini gördük. Üstelik, artık kapı gıcırtısını aşıp iyiden iyiye perişan olan, ama yine kendi sözünü ve hikmetini en iyi taşıyan sesine uydurabildi şarkılarının bu yeni versiyonlarını.

Aslen Kağızmanlı Bob Dylan, içinden bin tane benzersiz şarkı çıkan bir nar meyvesi olarak, İstanbul’dan böylece geçip gitti yeniden. Altı meşin pantolon, üstü kumarbaz ceketi, bir de gümüş kemeri vardı hakikaten. Eline gitar almadı, piyanodan mızıkaya geçişler yaptı, hiç bitmeyen turnesinin yeni ayaklarına doğru yola koyuldu. Binlerce konserlik tecrübeyle, artık zamanlar değişse de, yakın tarihimize attığı kallavi çentiğin öyle kolay doldurulamayacağını biliyor olmalı.

Kategoriler

Kültür Sanat Müzik