Orta yeri sinema: 14 Kasım haftası

Orta Yeri Sinema'da bu hafta ‘Gece’ ve 'Annemin Şarkısı' var.

EVRİM KAYA

İki yaralı köpek
‘Gece’ - Erden Kıral

Erden Kıral’ın bir roman uyarlaması olan son filmi ‘Gece’, bir odak sorunundan mustarip. Filmin bütünündeki dengesizlik, kendi başına çok şey anlatan, özenle çekilmiş sahnelerin başka bir filmde büyük olabilecek etkilerinin altını oyuyor. İlk yarım saat - kırk dakika boyunca yavaş yavaş yükselen, kendini bulmaya başlayan ana hikâye, araya sanki yönetmenin de çok meraklısı olmadığını hissettiren yan hikâyelerin girmesiyle sahiciliğini ve can yakıcılığını kaybediyor. İnsan, öyle olmasa ne olurdu demeden edemiyor. Yani Erden Kıral, gecekondularda doğup pavyonlarda büyüyen iki yaralı köpeğin, Süsen ve Yusuf’un birbirlerinin kuyruğunu, bacaklarını, karnını ve nihayet boynunu kemire kemire, kir pas ve kan revan içinde kendi felaketlerine koşmalarını, birbirlerinin felaketi olmalarını, filmin en başında gösterdiği sabır ve özenle anlatmaya devam etse ne olurdu? Belki de sinemamızın en iç acıtıcı, en çirkin, en güzel pavyon filmi. Gürültülü, yapışkan, çürümüş bir ‘Kader’, çamurlu, iltihaplı bir ‘Vesikalı Yarim’.

Yazık; onun yerine, bir kez daha, en ufak bir siyaset ahlakı sorgulamasına kapı aralamayan, plastik, örgütlenme karşıtı propaganda yapan bir devlet makamının elinden çıkmış gibi bir solculuk meseli izliyoruz. En hızlısından. “Örgütlere girmeyin, gençliğinize yazık etmeyin” der gibi, ama onu da tam diyemiyor. Zira Erden Kıral yine fikrini değiştirip bir vedasız gecede kaybettiği karakterlerine, birbirlerini yakarak ısınan âşıklarının hikâyesine dönmeye kalkıyor, ancak onları da bıraktığı yerde bulamıyor.

Son üç filminde benzer yürek açmazlarının peşine düşen Kıral, kendi kuşağından geri kalan tek sinemacı. Yaşlanmıyor, denemekten, cüret etmekten korkmuyor, bu yüzden de ilgiyi, takdiri fazla fazla hak ettiğine kuşku yok. Lakin bilhassa son iki filmin canına okuyan en büyük sorun olan, kurgudaki dengesizlik, görmezden gelinecek gibi değil. Öyle olunca, özenli sanat ve görüntü yönetimine, filmden önce sesini duyuran şahane müzik kullanımına da yazık oluyor. ‘Gece’ akıllarda İlyas Salman’ın bıçak gibi yarıda kesilen bir karakterde yarattığı yürek burkan çirkinliğini, Mert Fırat’ın bugüne kadarki en sahici performansını ve ‘Kader’deki esas kız olduğunu unutuverdiğimiz zavallı Vildan Atasever’in uysal çaresizliğini bırakıp, bir başka Erden Kıral filmine kadar silinip gidiyor. (Galiba Electro Tülay o şarkıyı Erden Kıral sevenler için söylüyor: Acı senin kaderin, çek gönlüm.)

Analar ve oğulları
‘Annemin Şarkısı’ - Erol Mintaş

Adını film boyu bulunamayan bir şarkıdan alan ‘Annemin Şarkısı’ ise, kafası pek kolay karışmayan genç bir sinemacıyı tanıştırıyor bize. 1992’de anlatılmaya başlayıp ancak günümüzde tamamlanan bir masalın şiirsel parantezindeki hikâye, “Kürtler köylerini bırakıp kente gelince ne oldu?” sorusunu yanıtlıyor: Gençlere pek de bir şey olmadı. Kendilerine herkes kadar iyi, herkes kadar kötü, herkes kadar bencil oldukları bir dünya kurdular, herkesin dertlerine paçayı kaptırdılar, yaşayıp gidiyorlar. Yaşlılara gelince, onlar geceleri pek uyuyamadılar.

Neyse ki hepimizi koynuna alacak nihai bir uyku mevcut. (Bir de, galiba, Kürt oğulları, sert bakışlı analarını, dertlerini bir tas yoğurda saklamaya çalışan sevgililerinden hep daha çok seviyorlar.)

‘Annemin Şarkısı’ İstanbul’daki Kürdistan’ın büyülü olmayan dünyasını, “keşke biraz daha güçlü olsa” dedirtecek, belli belirsiz bir mizah duygusu ve titizlikle anlatıyor; yirmi yılda bir şeyler değişirken başka şeylerin aynı kaldığını hatırlatıyor. Bağırıp çağırmadan, sessizce. Erol Mintaş sinemamıza hoş gelmiş, safalar getirmiş.

Kategoriler

Kültür Sanat Sinema

Etiketler

Orta Yeri Sinema