ROBER KOPTAŞ

Rober Koptaş

HAYAT OLDUĞU GİBİ

Nasıl yardımlaşmalı?

 

Ermeni toplumunun sorunlarını ve bu sorunlara dair çözüm önerilerini konuşmaya, geçen haftaki yazının son bölümünde dile getirdiğim sosyal yardımlaşma sandığı önerisiyle devam edeceğim.

Memlekette azınlıklar hakkında yaratılan yargılar tam aksi yönde olsa da, Ermeni toplumunun yoksulu boldur. Sınıfsal dağılımımızı gösteren bir sosyolojik çalışma yok; ancak etrafımıza baktığımızda, geniş bir orta sınıfın yanında, yoksulluk sınırı civarında yaşayan epeyce insan görürüz. Bunu görmek için okullarımızdaki kimi çocukların ailelerinin maddi durumuna, oturdukları semtlere, evlere bakmak yeterli. Özellikle Kumkapı, Samatya, Şirinevler, Kurtuluş ve Dolapdere civarında, geçim zorluğu çeken ailelerin sayısı hiç de az değildir.

Buna bir de, özellikle son ekonomik krizler nedeniyle orta sınıf standartlarından uzaklaşan insanları eklediğimizde, Ermeni toplumunun birey ve aile temelli ekonomik durumunun öyle çok da parlak bir tablo arz etmediği daha iyi anlaşılabilir. Bir zamanlar zenginlik statüsü olan “Ada’ya çıkmak” ritüelinin sürmesinin de, alt-orta sınıflar için, artık daha ziyade bir alışkanlığın ve ortak cemaat yaşantısına katılma amaçlı, bir tür bağlılığın sonucu olduğu ortada. 

Bu şartlar altında, Ermeni toplumuna mensup kimselerin yaşantısının hiç değilse yoksulluk standartlarının üstüne çıkması için ne yapılabileceği üzerine kafa yormakta sonsuz yarar var.

Son dönemde yapılan kısmi bazı mülk iadeleri ve kentsel dönüşümün mevcut malları daha iyi değerlendirme yönünde imkânlar tanıması göz önüne alındığında, Ermeni toplumunun kurumsal gelirleri artış eğilimi içinde. Doğru idari yapıyı kurmuş olmamamız nedeniyle, mevcut geliri nasıl kullanacağımız konusunda bir planımız yok; bu yüzden önceliği, doğal olarak, okullarımızın ayakta kalmasına, eğitime veriyor, 16 okulun finansmanını sağlamaya çalışıyoruz. Burada da hâlâ, hayırseverlerin yapacağı bağışlar önemli yer tutuyor. Bu bağışlara bağımlı kalmanın, yeni bir yapılanmanın önünü tıkayan en önemli etkenlerden olduğu da su götürmez bir gerçek. Tam bir kısır döngü içindeyiz yani.

Dolayısıyla, bu şartlar altında, hele hele kötü niyetli hareket eden kimi vakıfların varlığında, kısa ve orta vadede, İstanbul Ermeni toplumunun ortaklaşa sahip olduğu yaklaşık 1500 mülkün, genel yaşam standardını yükseltecek bir projeye yönelik olarak değerlendirileceğini düşünmek, pek gerçekçi görünmüyor. Kimi sorunları hallettikten sonra, ilk etapta okulları sağlam bir ekonomik altyapıya kavuşturmak bile büyük bir başarı olur. Bunun içinse, öncelikle bu dizinin başından beri tartıştığımız yapısal sorunları çözmemiz gerekiyor.

Ağkadakhınam’lar yetmiyor

Öte yandan, son Toros Batak olayı gösterdi ki, sahip olunan iki hastaneye, yüzlerce mülke ve iyi kötü imkâna rağmen, bu toplumun içinde, soğuk kış gününde, karda kıyamette sığınacak bir dam altı bulamayan, sokakta kalan, belediyenin spor salonunda yatmaya mecbur olan ve nihayetinde bir Ermeni hastanesinin kapısından “yatak olmadığı” gerekçesiyle geri çevrildiği gün hayatını kaybeden insanlar da var.

O halde, hiç değilse acil durumlar için, sağlık veya başka alandaki ihtiyaçlara yönelik bir sosyal sandığı oluşturamaz mıyız diye sormak gerekmiyor mu?

Büyük dedelerimiz ve ninelerimiz, bu sorunun cevabını, kiliselere bağlı olarak çalışan Ağkadakhınam Marmin’ler (Fakirlere Yardım Kurulu) aracılığıyla çözmeye çalışmıştı. 19. yüzyılın son çeyreğinde açılmaya başlayan bu kurullar, faaliyet gösterdikleri bölgelerdeki yoksullara destek olmaya çalışıyordu. Ancak geçen zaman içerisinde, özellikle son onyıllarda, bu sistem büyük arızalar göstermeye başladı.

Ağkadakhınam’lar hâlâ birilerine yardım ediyor. Ancak bu yardımlar adeta bir tür sadaka olarak görüldüğü için, insanların onur kırıcı davranışlara maruz kaldığı yönünde çok sayıda şikâyet var; verilen yardım da herhangi bir yaraya merhem olacak bir meblağ oluşturmuyor. Velhasıl, Ağkadakhınam’lara dair bir reform kaçınılmaz görünüyor.

Ağkadakhınam’ların şu anda ekonomik bir altyapısı yok. Pek çoğu zaten zor durumda olan vakıfların bütçelerine bağlılar ve takvim basıp satmak, kermes düzenlemek gibi sınırlı yollarla gelir üreterek ayakta kalmaya, işlevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Onlara veya onların yerine kurulacak yeni bir yapıya öncelikle sürdürülebilir bir maddi kaynak yaratmamız gerekiyor.

Bu genel sorun bir yana, kanımca, yıllık geliri belli bir miktarı aşan tüm vakıfların, bütçelerinden ayıracağı yüzde 2-3 oranındaki paylar, öncelikle, acil ihtiyaç durumlarında yapılacak yardımlar için çok önemli bir kaynak olabilir. (Kaba bir hesapla, yıllık geliri 1 milyon lirayı aşan 5 vakıf her yıl 50 bin lirayı sadece acil yardım durumlarına ayırsa, yılda 250 bin lira eder. Ki bu da, ortalama her acil vaka 2 bin liradan hesaplansa, her yıl 125 acil yardım başvurusunun olumlu cevaplanması demektir. Unutmayalım ki, o günlerde yapılacak 2 bin liralık bir tedavi ve barınma harcaması, Toros Batak’ın hiç değilse şu yaz mevsimini görmesini sağlayabilirdi.) 

Sosyal dayanışma ufku

Bundan daha sonraki ve asıl görev ise, daha geniş ölçekli bir sosyal dayanışma kurumunun yapılandırılması olmalı. Bu kurumun görev tanımını buradan belirlemeye çalışmanın bir anlamı yok. Yapılacak fizibilite çalışmaları sonucunda en uygun koşulları ve görev alanını belirlemek en doğrusu. Ancak şahsen, maddi altyapısı iyi kurulmuş, yönetimine çeşitli kurumların katıldığı ama özerk işleyecek bir dayanışma kurumunun, sadece fakirlere yardım işine değil, günlük hayatta karşılaştığımız pek çok soruna derman olabileceğini düşünüyorum.

Bu kurum örneğin, yardım faaliyetlerinin dışında, bir tür iş ve işçi bulma aracısı gibi davranabilir. İş arayan gençlerle, güvenebileceği elemanlar arayan işverenleri buluşturabilir. Örneğin, çocuklarına veya hastalarına bakıcı arayan ailelere destek olabilir. Örneğin, dünyada uygulanan mikro kredi uygulamasına benzer bir şekilde, küçük işletmeler açacak girişimcilere, geri ödemeli fakat düşük faizli ve uzun vadeli krediler verebilir.

Bu konuda hayal kurmanın zararı değil, aksine, ufkumuzu genişletmek anlamında yararı olduğunu düşünenlerdenim. Hayal kurmaya başlayabilmek, kurduğumuz hayalleri gerçekleştirebilmek için ise, öncelikle şeffaf, sorgulanabilir, katılımcı, çoğulcu yönetim ve karar mekanizmaları oluşturmamız gerekiyor. Bu yüzden, artık kayıkçı kavgalarımızı bırakıp bir masa etrafına oturmanın ve Ermeni toplumunun gelecekteki üretken yapılanmasını konuşmanın zamanıdır.

 

Haftaya: Üniversiteli öğrenciler birliği