KARİN KARAKAŞLI

Karin Karakaşlı

ÜVERCİNKA

Ocak’ta Cemal Süreya

Ocak ayında Cemal Süreya’ya sığınırım, ötesi yok. Hele de ne zamandır Aralık’tan doğruca Şubat’a ışınlanmak isterken, o benim tek limanım, vapurda, yolda can yoldaşım, sırdaşımdır. Ona her şeyi anlatabilirim; insana dair hiçbir hal onun yabancısı sayılmaz.

Kendini yaratmışlardan, ölümlere inat doğuranlardandır. 1931’de Erzincan’a bağlı Pülümür ilçesinde, Cemalettin Seber olarak başlayan hayatında, küçücük çocukken, 1938’de Dersim İsyanı sonrası Bilecik sürgününü yaşar.  Üvey anne eziyeti ve parasız yatılıda köksüzlük hissini perçinleyen yıllar, sonraki yıllarda kurmaya yeltendiği bütün aileleri de dinamitleyecektir bir noktadan sonra. O yüzden belki, hayatı hep bir virgüldür ve Türkçeyi sonuna kadar zorlayarak yarattığı özgün dil ve benzersiz imgelerle memleketini şiirde beller.

Geçim derdiyle Maliye Bakanlığı’nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik, darphane müdürlüğü gibi, ruhunu öğüten işlerde çalışır. Yegâne heyecanlandığı dergicilik işi ise bir türlü devam etmez. 9 Ocak 1990’da nefesi kesildiğinde, aslında en çok ruh yorgunudur.

Kadıköy’de vapura giderken kendimi yokuşundan bıraktığım sokağın adıdır Cemal Süreya. 26 yılda 28 ev değiştirdikten sonra, bu sokaktaki Başak Apartmanı son durağı olmuş. Rüzgârı karşıdan alan, ruhu üşüten poyrazlı bir sokaktır. Ama şairimle kol kola iskeleye yürüdüğümü düşletir, o yüzden biricik güzergâhımdır.

Ve yılın bu ilk günlerinde elimden tek gelen, ilk dönem şiirlerinden 1954 tarihli ‘Gül’le hasbıhal etmek. O en bildik, en geleneksel şiir imgesini alıp da öyle bir ters yüz eder ki, insan tek bir bireyin kudretine şaşar kalır. Kalıplar, kimilerine sadece yıkılmak içindir. Cemal Süreya en yaratıcı yıkıcılardandır. İzi kalır tende.

Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığını duyup duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin

Hani “çok koydu” denen acılar vardır, hayal kırıklığı da barındırır. Ondan, artık her kimse o, beklememişsindir böyle bir gidişi. Bir nevi ihanet acısıdır yaşadığın, çünkü birinin varlığını kendininkine mihenk taşı bellemişsen, hayatı artık onunla birlikte yaşanacak gibi düşlemişsen, o ayrılık, hele de gecelerde, eksiltir seni. Hacmin azalır sanki. Kendini korumaya ihtiyaç duymadığın, öylece olduğun halinle bıraktığın sırtını dönmüşse, yün ilmeği gibi sökülürsün. Bazı gözler vardır, sadece bakmaz, içinde kendini görürsün. O göz kaybolduğunda menzilinden, bir an kör olursun.

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum

İstasyonda tiren oluyor biraz

Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım

İnsan önce kendinde kaybolur, kendini yitirdiği için istikametsiz kalır. Yollar aynı yollardır, birtakım levhalar da. Ama hiçbir yol hiçbir yere vardırmaz. Kendinin labirentinde, kopuk anılar cehenneminde debelenirsin. Bir girdaptır, başı sonu yok, ve hatta ortası bile. En son sevdiğin, sevebildiğin ânın resmine sığınırsın, düşmemek için. Son tuttuğun el, tutunduğun dal, sana sendeki iyiyi, hakikatini anımsatmıştır ya hani, yaşayabilmen için yine o mucizeden gerekir.

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum

Her nasılsa sokağa düşmüş

Kolumu kanadımı kırıyorum

Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı

Ve zurnanın ucunda yepyeni bir Çingene

Umudu çokça kaybettirirler, bir bakmışsın sokağın ortasında yatıyor boylu boyunca. Ve akan kan, kan kardeşi olmak için deldiğin parmağından fışkıran damla değil. İşte asıl o zaman sınanır insan. Nefrete yenik düşmeden, o kırık kol kanadı, uçabilecek denli onarabilmenin ta kendisi olur hayat. Gülüne dokundurmazsın, üzerine bastırmazsın. O gül, sonraki zamanların bütün mis kokulu goncalarının da müjdecisidir, o yüzden zaten her dem taze kalabilmelidir. Gözyaşlarının tuzunda kavrulmasın diye bir şarkı tutturursun ona. Önce usul usul başlarsın da, giderek kendi sesinle coşarsın. Zurnasına üfleyen Çingene şahit senin inadına. Gözlerinde acı, ağzında koca bir kahkaha. Galiba budur Cemal Süreya.