BASKIN ORAN

Baskın Oran

İÇLİ DIŞLI

Kullanılan kavramları tanıyalım

Cumhuriyet tarihinin bu ilk sivil anayasa yazma girişimi, geldi, vatandaşlığın tanımında kördüğümlendi. Çünkü Cumhuriyet’in başından beri ülkeye hâkim etno-dinsel unsur, “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”ü değiştirtmek istemiyor. Tartışmaları anlamak için, kimi kavramları ve o kavramların iç içe geçmiş maceralarını bilmek lazım.

Kavramsal maceralar

Millet, bütün Osmanlı dönemi boyunca ‘ümmet’, yani dinsel topluluk anlamındaydı. İttihat-Terakki’den sonra, bugün kullandığımız ‘ulus’ anlamına dönüştü. Yalnız, çok dikkat, dinsel anlamından sıyrılmadan.

Bu süreci anlamak için ‘Millet-i Hâkime’ kavramının macerasını görmek lazım. Müslümanları yani hâkim / birinci sınıf unsuru ifade eden bu kavram, Cumhuriyet’te ‘Türk’ü ifade etmeye başladı. Ama, ‘Hanefi Sünni Müslüman Türk’ü. Vatandaşların gayrimüslim olanlarını dışladı. Çünkü onları asimile etmesi mümkün değildi. Oysa, Türk olmayan Müslümanları (Pomak, Arnavut, Çerkes, Kürt, vb.) eritmek mümkündü. Ama o da tam öyle olamadı. Doğduğu topraktan güç alan otokton Kürtler tam asimile edilemedi. Edilemediği içindir ki, Mesut Yeğen’in deyimiyle ‘Müstakbel Türk’ olması umulan bu Müslüman halk, bu hayal kırıklığı sonucunda, genelkurmayımız tarafından, 2005 Nevrozunda ‘Sözde Vatandaş’ ilan ediliverdi. Yani Millet-i Hâkime, bir de Kürtleri dışladı. (Milliyetçilik kadar bölücü bir ideoloji henüz icat edilmemiştir).

‘Türk’ün anlamı ve yaptığı

Şimdi de, ‘Türk’ün kavramsal macerasına bakalım. Osmanlı’da ‘Türk’, hiç öne çıkarılmayan, hatta aşağılanan bir kavramdı. Çok sebepten. 1) Sınıfsal: Türkmen yani ‘göçebe’; 1453’te ‘yerleşik’ hale geçen, üstelik devşirme ve eğitilmiş olan Osmanlı’ya fena batıyordu. 2) Dinsel: Türkmenlerin büyük kısmı Alevi idi. Yani, yerleşik düzene itaatin mezhebi olan Sünnilikten fevkalade farklı bir inanıştandı. Üstelik, Osmanlı’nın tek rakibine, Sünni olmayan İran’a yakınlık duyuyorlardı. 3) Emperyal: İmparatorluklar etnik grup falan bilmez. Osmanlı da, kendisini 1299’da kuran Türk/Türkmen’i üstün saysaydı, güm diye havaya uçardı. (Nitekim, İttihatçılar sayınca, uçma hızlandı).

Cumhuriyet kurulunca, bu ‘Türk’ kavramı, yeni Millet-i Hâkime’sini oluşturduğu Türkiye’yi ihya değil, çatışma sersemi etti. Oysa, Cumhuriyet’in kurucu babaları olan İttihatçılar işleri kendi haline bıraksaydı, birçok bakımdan (ekonomik, kültürel, vs.) güçlü olan Türk unsuru diğer Müslümanları bal gibi yumuşak ve doğal asimilasyona uğratacaktı. Ama bırakmadılar. Bırakamadılar. Hem uluslararası atmosfer ırkçıydı, hem ‘Türk’ kavramı Osmanlı ve Avrupa tarafından hor görülmüştü, hem de, en önemlisi, Hıristiyan mezaliminden kaçan –ve gelip yeni devleti kuran– Kafkas ve özellikle Rumeli göçmenleri intikam duygularıyla doluydu. Kürtleri ve gayrimüslimleri sapına kadar dışlayan bir etnik Türk kavramını ayyuka çıkararak tatmin buldular.

B. A. Güler’in ataları

Kurtuluş Savaşı sırasında bu kurucuların ağzından hep “Türkiye milleti”, “Türkiye ordusu”, “Türkiye halkı” çıkmıştı. Lozan yapılıp da Cumhuriyet ilan edilince, bu derhal “Türk Milleti”, “Türk ordusu”, “Türk halkı”na dönüştü. Kurucular, 1924 Anayasası’ndan itibaren, özellikle de Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra, Kürtlerin gözüne soka soka, ‘Türk’ü yeni Millet-i Hâkime ilan ettiler. Cumhurbaşkanı Atatürk’ün, Başbakan İ. İnönü ve Ş. Saracoğlu’nun, Milli Eğitim Bakanı H. S. Tanrıöver’in, Adalet Bakanı M. E. Bozkurt’un, İçişleri Bakanı Ş. Kaya’nın (daha sayayım mı?), Türk’ü gökyüzündeki tahta çıkaran, Kürtler ile gayrimüslimleri ise yerin dibine sokan, nefret ve/veya ırk kokan sözlerini hatırlayın (son olarak Doç. Vahap Coşkun bunları 1 Şubat tarihli Taraf’ta özetledi). Bu atalarımızın Emine Ülker Tarhan takdimciliğinde, 2013’te sahneye çıkarılan torunu da, Birgül Ayman Güler olacaktır.

Bütün bunlar, artık, Türk’ün Osmanlı dönemindeki kırılmış gururunu tamir mamir için değil, resmen ‘Türk’ün, ‘Türk ırkı’nın üstünlüğünü ilan için kullanılıyordu. Yani, uzun lafın kısası, ‘Kürt Sorunu’nu başımıza çıkaran, ‘Türk Sorunu’ oldu.

Milliyetçilik’ derken, yazıyı ansiklopediye çevirdik ya, onun da kavramsal macerasına değinelim. Kemalistler tarafından, 1990’larda ‘Ulusalcılık’a çevrildi. Bu akım, Türkçülüğün, onunla bağlantılı gerçekdışı bir bağımsızlık anlayışının, esas olarak kendine mazlumiyet üzerinden gaz vermeye dayanan, çağdışı bir antiemperyalizm kavramının ve dini görünmez kılmak isteyen bir laiklik anlayışının yanı sıra, güçlenen İslam’a karşıtlığı da temsile yöneldi. Yalnız, bunların özellikle sonuncusu açısından bir kavramsal sorun vardı. Farkında değillerdi ki, Ulusalcılık denen şey de, kaçmak istedikleri din kavramına bulanmıştı: Gayrimüslimlere nefret saçıyorlardı. Farkında olmadan dinci idiler.

‘Türkiyeli’, tek kurtarıcı kavram

Vatandaşlığın tanımı, etnik anlam taşıyan ‘Türk’ yerine, teritoryal (topraksal) anlam taşıyan ‘Türkiyeli’ olmak gerekir. Ama milliyetçiler/ulusalcılar eşitlikten nefret ettikleri için, bu olamayacak. Ama ‘Türk’ de yerinde kalamayacak. Bu terimin artık körü körüne savunulamaz hale geldiği bir ortamda, mecburen, hiç tanım yapmama yoluna gidilecek. Tabii, bu da bir ‘ilerleme’ olacak. Masallarda ‘arpa boyu’ denen cinsten.