KARİN KARAKAŞLI

Karin Karakaşlı

ÜVERCİNKA

Saçları rüzgâra savurmak

Şu dünyada insanın içini kıpırdatan ender sıfatlardandır ‘yeni’. Söylemesi bile güç verir. Başka türlüsünü düşlemeyi, beklemeyi çağrıştırır; insanın kalp atışını hızlandırır. Ve elbette, bu özellikleri yüzünden şu dünyada ‘yeni’ kadar içi boşaltılmış az sıfat vardır. Ambalajlanmış eskiler, küçük değişikliklerle cilalanan retorik kalıplar yeni diye yutturulmaya çalışılır. Oysa insan doğası, gerçekten yeni olanı aklından önce kalbiyle sınar, beden diliyle tepki verir. Bundan dolayı, ‘yeni gibi yeni’ olan, çıkar başköşeye oturur. Hakkı teslim edilir. Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı, cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın, seçimle ilgili ‘Yeni yaşam çağrısı’ başlıklı tutum belgesi işte böyle bir yenidir.

Esaslı yeniliği adından başlıyor zaten. Dikkat buyrun, ‘Yeni Türkiye’ çağrısı değil bu; yeni yaşam çağrısı. Bireyin küçük hayatı, hani şu büyük ve ihtiraslı politik vizyonların silindiri altında ezilen küçük hayatların biricikliğini teslim ediyor, bir siyaset insanı. Âdeta diyor ki, “Her şey insanın kendi varlığından başlar. O varlık bir hayatı nasıl yaşamak istiyorsa, tam da o hayatın sözünü vermek ve uğruna çalışmak esastır.”

Ve evet, bu bir ortak söz verme metni aynı zamanda. Bir akit. “Çağrımız; Türkiye’deki bütün halkların ve inançların birlikte birbirine benzemeden, birbirini benzetmeden, özgürce, yepyeni bir yaşam inşa etmelerinedir” derken Demirtaş, içi kof kardeşlik söylemlerine değil, birbirini olduğu haliyle benimseyen, yaşayan, yaşatan ve çoğaltan eşitlerin ülkesinden bahsediyor.

‘Beraber eyleme’yi esas alan yaklaşımında, ülkeyi bir yol ayırımı içinde resmediyor: “Türkiye ya devlet otoritesini daha da pekiştirecek ya da bütün ezilenlerin onurlu yaşam özlemlerini gerçekleştirecek radikal demokratik adımlarla, köklü değişim yoluna girecek.”

Her şeyin kaydını tutan, sayısız katliamın, suikastın, provokasyonun, faili meçhulün, zorunlu göçün müsebbibi bir devlet yurttaşının lehine daralsa ve sadece hizmet eden bir anlayışa yerleşse, hayatlarımız nasıl olurdu, bunun tahayyülünü vaat ediyor Demirtaş. Bu anlamda katılımcı, söz söyleyen cumhur meclisleri ve her şeyiyle yepyeni bir anayasa öngörüyor.

Hakları lütfetmeyen, birbirini ‘tolere etme’ye dayalı olmayan bu anlayışın, Selahattin Demirtaş’ın şahsındaki simgesel görünümü de dikkat çekici. Bu bizdeki nasıl bir maruz kalışsa, bağırmayan, gülümseyen bir siyasetçi görüyor olmanın altı çiziliyor medyada. Salt bu toplumsal tepkinin kendisi bile, doğal yeniliklere ne kadar aç kalınmış olunduğunun bir tezahürü.

Özgür, eşit ve hak temelli bu akdin her bir paragrafı, Cumhuriyet tarihimizin farklı acılarına denk geliyor. Bu koca tarih, verdiği ıstıraptan hareketle, neyin tam tersi yapılması gerektiği konusunda bir yol haritası âdeta. Selahattin Demirtaş tam da bu yeni istikameti gösteriyor hepimize. Birlikte, yan yana yürümek üzere. Gelecek dediğin, mükerrerliğinden vazgeçilmiş tarihten öte ne ki?..

Ve bugünümüz, istediği hayat uğruna canına kastedilen kadın, eşcinsel ve translarla da doluysa, elbette yeni hayat önce bu gerçeğin ifşası ve kendi olma özgürlüğü üzerine inşa edilmiş, yeni bir tahayyülü içerecektir. “Her gün en az beş kadın katlediliyor. Kadına söz ve iktidar alanı bırakmayan erkek egemen toplumun kadın katliamı, hızını kesmeden sürüyor. Yeni yaşam, ancak kadınların öncülüğünde örgütlenebilir. Her toplum kadınların özgürlüğü kadar özgürdür” sözü bunun için bu denli kıymetlidir.

Benzer bir bakışla, “Yeni yaşam çağrısı cinsel özgürlükçü toplumdur” dendiğinde, toplumla iç içe olması beklenen siyasette, cinsellik ilk kez, tabu, yasak, günah ilan edilmeden sahiplenilmiş olur. Devamla şöyle der o yeni ses: “Farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği sebebiyle öldürülen, baskı gören, dışlanan LGBTİ bireyler sistem tarafından görmezden geliniyor. LGBTİ’lerin varoluşu suç görülüp, homofobi ve transfobi besleniyor. Yeni yaşamda bütün cinsel kimlikler eşit yurttaşlık haklarıyla, ayrımcılığa uğramadan, hayatın her alanında özgürce onurlu bir varoluş sürdürebilecekler.”

Ayırıcı ‘biz, siz ve onlar’ yerine tekil benlerin benlik, varlık ve insanlık onurunu gözeten böylesi bir yeni hayat, hayali ile bile güç veren, uğruna mücadeleye teşvik eden bir ufuk. Sözün, yazının içinin çokça boşaldığını hissettiğim bir dönemde bu ferah esintiyi minnetle bağrıma basıyorum.

Saçları rüzgâra savurmak çok güzel.