BERCUHİ BERBERYAN

Bercuhi Berberyan

KAPLUMBAĞA

Orda bir köy var uzakta

Ve o köy bizim köyümüzdür, ve de gitsek görsek iyi olur. Geçen hafta Vakıflıköy’deydim dostlar. Yorucu bir yolculuktu, çünkü az zamana çok şey sığdırdık ve o ‘çok şey’ de, dağ bayır, ören yerlerini dolaşmak oluyor. Bir de, söylemesem çatlarım; vardığımızda zaten yorgunduk, zira İstanbul’u terk edene kadar bedenimiz ve sinirlerimiz harap oldu. Taksim’den Sabiha Gökçen’e varış tam üç saat sürdü (bu trafik bizi öldürecek), uçak da bir saat rötar yaptı ki, olmazsa olmaz. Gerisini söylemeyeyim.

Tahmin ettiğiniz gibi, Asdvadzadzin’i orada kutladık. Asıl amacımız oydu tabii, ama öncesinde diyar diyar gezdik. İsterdim ki döndükten sonra şöyle bir hafta falan vaktim olsun da duygularımı iyice sindirdikten sonra yazabileyim. Doğrusu, böyle hemen masaya oturunca, düzgün bir sıralamayla, toparlayarak yazabileceğimden emin değilim. Artık çalakalem mi olur, oradan buradan ve kopuk kopuk mu olur, bilemiyorum valla. En iyisi sondan geriye gidip, önce kutlama olayını anlatayım. Gerçi o da birçok vesileyle yazıldı çizildi ama amacım bilgilendirmek değil zaten, bendeki etkilerini anlatmak. Yerim kalırsa, gezdiğimiz ve tabii ki etkilendiğimiz yerlerden de söz ederim biraz.

Cuma gecesi, yemekli, davullu zurnalı, halaylı, büyük bir eğlencedeydik. Köyde her cuma eğlenceli bir etkinlik olurmuş zaten, ama bu sefer Asdvadzadzin nedeniyle epey konuk vardı. Köy halkı, çevredeki Nusayri Aleviler, Hıristiyan Araplar, farklı yerlerden gelen turistlerle birlikte, geceyarısına kadar büyük bir coşku yaşıyor. Güzeldi ama itiraf etmeliyim ki bu coşkunun hiç Ermenilik çağrıştırmaması beni biraz düş kırıklığına uğrattı. Ne de olsa orası bir Ermeni köyü ama bana sanki o sırada Ermeniler azınlıktaydı gibi geldi. Seçilen müzik, birkaçı dışında, Arapça, Kürtçe ve Türkçe şarkılardan oluşuyordu. Eh, eğlencede Ermeni olmayan birçok kişi vardı, tamam. Ermenice şarkı söyleyecek kimse yoktu, tamam. Bir koro olmalıymış, olamamış, çünkü Kesab’ın ve çok sevilen Siranuş Tantih’i kaybetmenin acısı taze olduğundan hazırlık şevki kırılmış; onlara da tamam. Ama yine de bende böyle bir duygu yarattı işte. Bu da gelecek için hafiften bir asimilasyon endişesi duymama neden oldu.

Cumartesi gecesi yine bir eğlence vardı ki, onun nedeni geceyarısı ‘harisa’ (keşkek) kazanlarının yakılmasıydı. Ama önce halay... Duygularım bir gece öncekinin aynı. Ermenistan’dan gelen bazı konukların hatırına birkaç Ermenice şarkı çalındı. CD’yi kendileri getirmişti sanırım ama kısa sürdü, gençler hemen tercih ettikleri havaya döndüler. Bunun için neler yapılabilir diye düşünürken, birden gözüm ortada, o alaturka hatta zaman zaman arabeskleşen müziğe Ermeni halk dansı adımları uydurarak dans eden üç Ermenistanlı genç kız ilişti. Pek güzeldi ve “Hah, bu yapılabilir” dedim kendi kendime. Ama kim yapacak? İşte, bana gelecek açısından endişe veren her şey gelip bu soruya takılıyor; kim yapacak? Ve nasıl?

Sonra elbirliğiyle yedi koca kazanın altı yakıldı, kilolarca et ve buğdayın pişirilmesine başlandı. Sabaha kadar kazanların başında beklendi. Biz Samandağ’daki otelimize döndük tabii. Pazar sabahı kilisedeki ayin için tekrar köye geldiğimizde herisanın kokusu sarmıştı etrafı. Ayin bizim gezi ekibinden üç kişinin katılımıyla gerçekleşti. Yoksa, konuk olan tek bir papaz ve birkaç kızdan başka, ayini yapacak kimse olmayacaktı. Bakın, bu Ermeni köyüne daimi bir papaz da lazım, bu papaza kalacak bir yer de lazım.

Bahçede önce üzüm okunup kutsandı, sonra da saatlerce etleri lif lif olana kadar tahta tokmaklarla vurulmuş, yenmeye hazır harisa... Artık, nasıl yediğimizi anlatmayayım. Vallahi pek güzeldi, annemi kaybettikten sonra hiç yememiştim. Biz o akşam döneceğimiz için, köyün tek kahvesinde, oraya gelin verdiğimiz sevgili Lora ve cemaat başkanı olan eşi Cem Çapar’la biraz sohbet edip ayrıldık. Cem’i sevdim; dinamik, karizmatik ve sorumluluk sahibi bir genç gibi görünüyor. Sayılıyor, sözü dinleniyor, gelecek için düşleri var. Bayram coşkusunu geride bırakınca, duyduğum endişeler sevgili Cem’in, köyüyle ilgili düşleriyle birleşti. Sanatsal ve kültürel etkinlikler düşlüyor, okul düşlüyor. Eh, bunlar için eğitmenler lazım, onlara da kalacak yerler lazım. Maddi imkânlar kısıtlı.

Vallahi, iyice düşünmeli. Biz Ermeniler, kendine özgü dili bile kaybolmak üzere olan bu minicik köy için uzaktan sempati duymaktan başka ne yapabiliriz? Köy nüfusu bir bir eksilmesin diye, çocukların en doğal hakları olan eğitimleri için ne yapabiliriz?

Devlet, zaman zaman dünyaya hoş görünme aracı olarak kullandığı, Türkiye’nin son Ermeni köyünün varlığını sürdürmesini istiyor mu? İstiyorsa, neden hiç olmazsa köy arazisinin tümünün kontrolünü köylüye vermiyor?

Söyleyecek çok şeyim var ama yerimi iyice aştım. Bu konu bitmedi, daha yazacağım.