Agos’un 30. yılını kutlarken nasıl kurulduğumuzu, hangi badirelerden geçtiğimizi anlatmak elbette anlamlı olur. Ama zaten elinizde tutuğunuz sayıda bu maceraya hakkıyla değinen yazılar okuyacaksınız. Hepsi de hikâyemizin farklı uğraklarına değinen kıymetli makaleler. Nasıl derler, anlatılan bizim hikâyemiz.
Ben ise bütün bu anlatılanlara ek olarak Agos’un benim için taşıdığı başka bir anlama değinmek istiyorum.
Babam kuyumcu mıhlayıcısıydı. Benim de sadekâr olmamı istiyordu. Hayali şuydu: Ben sadekâr olacaktım, o da mıhlayıcı. Ortaokuldan itibaren her yaz beni Kapalıçarşı’da bir kuyumcu atölyesine çırak olarak verdi. Ancak kuyumculuğun bana göre olmadığını anlamıştım. Lise bittikten sonra ise bir süre tekstil sektöründe çalıştım. Sonrasında ise yayıncılık alanında satış ve pazarlama bölümünde çalıştığım bir dönemim oldu. En sonunda önce yayıncılığın mutfağında, sonra da gazetecilik dünyasında buldum kendimi. İstediğim bir şeydi bu elbette.
Ancak kuyumculuğun ve tekstilin üretim aşaması bana bir şey öğretti. Yanyana gelip, bir hammadde üzerine çalışıp ortaya somut, elle tutulur bir şey koymak. Ne olursa olsun. İster bakır bir tepsi, ister bir yüzük, ister bir gömlek. Satış ve pazarlama bana bu duyguyu vermiyordu. Boşluktaydım.
Bu topraklarda Ermeni halkının en güçlü iki geleneği nedir diye sorarsanız, biri köklü Ermeni basını, biri de zanaatkârlıktır derim. Ermeni Soykırımı’nda bu iki gelenek de budandı daha doğrusu biçildi, ama yok edemediler.
Gazete çıkarmaya, hele ki Agos’u yayınlamaya biraz da zanaat ürünü olarak bakmam, hem kendi gençlik dönemimde fark ettiğim boşluğa, hem de Ermeni halkının tarihine bağlanıyor dolayısıyla.
Agos, ilk kurulduğunda, dışarıdan yardım eden ekibin arasındaydım. Hep birlikte, dirsek dirseğe vererek, uğraşıp didinip somut bir ürün ortaya koymanın hazzını o zaman yaşamıştım. Aradaki çeşitli habercilik maceralarımdan yıllar sonra 2015’te Agos’un yayın yönetmeni olduğumda da aynı duygu ve bilinç içindeydim. Yine hep beraber uğraşıp didiniyor, ortaya somut bir ürün koyuyorduk. Elle tutulur, okunur, saklanır, hediye edilir.
Agos’u kuran ve devam ettiren ekip böyle mi düşünürdü bilmem. Bunu hiç konuşmadık. Ama iki köklü geleneğimizi birleştiriyorduk işte.
Sanat ve zanaat zaman zaman karıştırılır. Hayır biz sanatçı değildik, zanaatkârdık. Köklü basın geleneğimizi yaşatan zanaatkârlar. Gözlüklerimizi takıp, masaya eğilip elimizdeki hammaddeyi hep birlikte işliyorduk.
Böyle böyle 30 yılı doldurduk. Hrant Dink’i aramızdan aldılar, ama vazgeçmedik. Vazgeçmeyenlere selâm olsun.
İnsanın olduğu yerde hata da vardır. Kuşkusuz bu 30 yılda hatalarımız olmuştur. Kızdırdıklarımız da. Ama çabamız, döktüğümüz ter, herhalde karşılık buldu ki 30 yılı doldurduk.
Bu 30 yılda gazetemize emek veren, okuyan, görüş ve eleştiri bildiren, zaman zaman yaşanan dağıtım sorunlarına rağmen Agos’a abone olmaktan hiç vazgeçmeyen, zor zamanlarda yanımızda duran tüm okurlarımıza, dostlarımıza, yayın yönetmenlerimize, editörlerimize, yazarlarımıza, çizerlerimize, muhabirlerimize, grafikerlerimize, fotoğrafçılarımıza, dağıtımcılarımıza, abone-muhasebe işlerimizle uğraşanlara, kurucularımıza minnetle.
Ama en çok da Hrant Dink’e...




