İçler acısı
Bu köşede zaman zaman dile getirdiğim gibi bu kadar küçülmüş Ermeni toplumunun bir kaos, karmaşa, beceriksizlik ve çatışma girdabı içinde debelenerek kronik ve hayati sorunlarını bir türlü çözememesi, çok üzücü, tüketici, umut kırıcı. Ne okullarımızı iyileştirip öğrenci sayılarını arttırabiliyoruz ne fakirimize, yaşlımıza bakabiliyoruz ne mülklerimizi idare edebiliyoruz, bir de üstüne birbirimizi yiyoruz. İçler acısı…Doğrusu bu manzara insanda ortamdan hızla uzaklaşma, kaçma isteği uyandırıyor. Zaten toplumun sosyal ve eğitim kurumlarıyla bağı olan kişi sayısının azlığı da bu halet-i ruhiyeyi doğruluyor. Gelgelelim, artık klişeleşmiş sözün dediği gibi konuşsam faydası yok sussam gönül razı değil misali gördüklerimizi söylemek de bizim işimiz, hatta borcumuz.
Üzerinde durmak istediğim birinci konu, Kumkapı Meryem Ana Kilisesi Vakfı’nın Papazevleri davası olarak bilinen davası. Doğrusu, bu davanın önemine nazaran Ermeni toplumundan görmesi gereken ilgiliyi gördüğünü düşünmüyorum (Gerçi, Ermeni toplumu neye ilgi gösteriyor, neye tepki veriyor ki buna ilgi gösterip tepki versin?) Agos’tan haberleri takip edenler zaten biliyorlardır ama bilmeyenler için bir-iki cümlelik arka plan vermek gerekirse söz konusu olan, vakfın mülkünün restorasyonu ve otele çevrilmesi için Norayr İşler’le yapılan bir anlaşmanın davalık olması, vakfın davayı istinafta ve Yargıtay’da kaybetmesi neticesinde ortaya faiziyle birlikte vakfın ödemesi gereken yaklaşık 100 milyon liralık bir fatura çıkması. Vakıf, davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Oradan ne sonuç çıkar, çıkan sonuç neyi ne ölçüde değiştirir bilemiyoruz fakat vakfın dolayısıyla Ermeni toplumunun ciddi bir kayba uğraması artık ihtimalin de ötesinde. Toplum olarak ciddi bir kaynak ve kaynak idaresi sorunu yaşadığımız göz önüne alınacak olursa bu durum skandal tabirinden daha azını hak etmiyor. Ziyan olacak olan hepimizin parası, onun için bu meseleye daha fazla ilgi göstermek gerekiyor.
Hukukçu değiliz ama hukuk da zaten hayatın dışında ilerleyen bir şey değil, bilakis onunla uyumlu olması gereken bir süreç olduğuna göre hayatın akış mantığı içinde bazı sorular sorabiliriz. Söylendiğine göre taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 3. maddesi uyarınca vakıf, 30 yıllık kira sözleşmesini herhangi bir nedenden dolayı vaktinden önce sonlandırırsa kiracının onarım ve değişiklikler için yaptığı harcamaları ödemeyi taahhüt etmiş. “Herhangi bir nedenden dolayı” gibi belirsiz, külli ve kapsayıcı bir ifade altına nasıl imza atılabilir? Böyle yapılarak bir sorun çıkması halinde vakfın bütün tasarruf ve manevra kabiliyetinden vazgeçilmiş olunmuyor mu? Nitekim mahkemeler de bu yönde karar vermiş. Geldiğimiz noktada vakfın, Anayasa Mahkemesi’nden beklentisi tam olarak nedir? AYM’nin vakfı tamamen haklı bularak bütün olası maliyeti sıfırlama imkanı ve ihtimali var mı? Başka bir deyişle, bu dava hiç yaşanmamış gibi olabilir mi? Ayrıca, AYM süreci haciz işlemlerini durdurabilecek mi, yoksa vakfın dolayısıyla Ermeni toplumunun malları bugün yarın haczedilebilir mi? Hepsinin üstüne aklımı kurcalayan bir başka soru da şu: yasal mevzuat bu konuda ne diyor bilmiyorum ama bir vakfı bu kadar büyük bir zarara uğratan yöneticiler hiçbir şey olmamış gibi arkalarını dönüp gidebilir mi? Yöneticilik, sorumsuz yetkili bir pozisyon mu? Bu kadar büyük zarar, olduğu gibi bu toplumun üzerine mi kalacak? (Bu sorular sorulduğunda en başta alacağınız cevap, yöneticiliğin zaten gönüllü, insanların kendi iş ve şahsi hayatlarından fedakarlıkta bulunarak yaptıkları bir iş olduğu olacaktır. Böylece, senelerdir hep anlatmaya çalıştığım gibi gönüllülük esasının doğru bir temel olmadığını da bir kere daha görmüş oluyoruz.)
Vakıf yönetiminin kamuoyuna, süreci anlatan, yukarıdakilerin ve gelebilecek başka soruların cevaplarını da içeren doyurucu bir açıklama yapması gerekiyor ama bu, vakıf başkanı Hrant Moskofyan’ın dediği gibi, “isteyen Salı günleri toplantımıza gelsin bilgi alsın” demesi gibi hiç de profesyonelce olmayan bir şekilde, ahbap-çavuş ilişkisi biçiminde olmamalı. Vakıf yönetiminin, bir sunum hatta belki bir kitapçık veya broşür hazırlayarak basın temsilcilerinin katılacağı bir toplantı yaparak toplumu bilgilendirmesi gerekiyor.
Geçen haftaki Agos’ta söz konusu dava haberinin hemen altında başka bir kronik sorunumuzla ilgili bir haber daha doğrusu Bedros Şirinoğlu’nun açıklamaları vardı. Açıklamaların temel konusu toplum üyelerinin Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nden meccanen sağlık hizmeti alabilmeleri için gerekli şartların neler olduğuydu. Şirinoğlu, bu tür yardımlar için Çalışma Bakanlığı’nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ve Sosyal Hizmetler’in detaylı bilgi ve belgeler istediğini söylüyor ama belirttiği belgelerin hangisini bu kurumlar hangisini Supr Pırgiç istiyor o anlaşılmıyor. Böyle bir yardım alacak kişinin maddi durumuyla ilgili bilgi istenmesi bir yere kadar anlaşılabilir ama Şirinoğlu’nun belirttiği kimi bilgi ve belgeleri istemek yanlış hatta tuhaf. Örneğin, daha evvel de söylediğim gibi, ihtiyaç sahibi bir kimsenin çocuklarının mali durumu bir kıstas olamaz. Bizim işimiz kimsenin ailevi geçmişini ve çocuklarıyla ilişkilerini yargılamak değil, kurumlarımızın ihtiyaç sahibi bir kimseye, “sana çocukların baksın” demeye hakkı yok. Şirinoğlu’nun belirttiği şartlar içinde daha garip olanı ise adli sicil kaydı istenmesi. Ben böyle bir şeyi şahsen ilk defa duyuyorum. Ülkenin genelinde dahi sosyal haklar, sağlık hakları, emeklilik için temiz sicil kaydı istenmiyorken bu şart nereden çıktı? Bunu, Şirinoğlu’nun belirttiği devlet kurumları mı yoksa Surp Pırgiç yönetimi mi talep ediyor? Belli suçlar mı yoksa bütün suçlar mı kişiyi haktan mahrum ediyor? Geriye doğru bir zaman sınırlaması var mı yoksa misal 70 yaşındaki birinin 20 yaşında işlediği suç da onu sağlık hizmetinden mahrum bırakıyor mu? Tuhaf tuhaf işler… Ayrıca, Şirinoğlu’nun Surp Pırgiç Hastanesi için çizdiği vizyon ve kimlik kanımca yanlış ama bu başlı başına başka bir yazı konusu.

