Kürtlerin önüne onurlu bir gelecek umudu koymalısınız
Suriye’de çok hızlı bir şekilde gelinen nokta üzücü ve endişe verici. Kürt halkının yakın ve uzak tarihi içinde bir kere daha böyle bir külli tehditle karşı karşıya kalması çok can sıkıcı. Neden ve nasıl böyle oldu sorusu üzerine çok yoğun konuşuluyor, analizler yapılıyor, yapılmaya da devam edecek ama kanımca bu meseleyi konuşmaya, bugünle yarınla, üç-beş hatta sekiz-on seneyle sınırlı olmayan en makro tespitle başlamak ve onu hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor: sonu nasıl bitecek henüz belli olmasa da oluşma iddiasındaki yeni Suriye devletinin yanı sıra Türkiye, İran yönetimlerinin (Irak biraz farklı malum) on yıllar evvel anlamaları gerektiği üzere Kürtlerle çatışarak, onları ezmeye, sindirmeye çalışarak varılacak yer sadece daha fazla kan, daha fazla ölüm olacak. Bu ahlaki olmadığı gibi akıllıca da değil. Dört ülkeye yayılmış koca bir halktan, milyonlarca kişiden bahsediyoruz. Ne yapacaksınız? Konjonktürel olarak belli bir dönem bastırabilir, taleplerini geri bıraktırabilirsiniz belki ama onlar orada olmaya devam edecek ve bu halka, onun meselesine yaklaşımınızı değiştirmediğiniz sürece belli bir vadede gene direnç göstereceklerdir. Onun için bütün ideolojik ve siyasi hırslardan arınıp, aklıselimle yaratıcı çözümler getirmek üzere müzakere etmekten başka mantıklı bir yaklaşım var mı? Tarih de akıl-mantık da vicdan da bunu bize gösteriyor. Kürtleri sopayla sonsuza kadar sindiremezsiniz, bunu şimdiye kadar anlamış olmanız lazımdı. Onları ikna etmeniz lazım, bunun için de önlerine yaşanabilir, onurlu, kendileri olarak var olacakları müreffeh bir gelecek umudu koymanız lazım.
Suriye’de gelişen duruma gelince, çok farklı açılardan birçok şey söylenebilir ama biz Türkiye açısından bakacak olursak iç savaşın patlak verdiği 2011’den bu yana Erdoğan yönetiminin, beklenenden uzun sürse, maliyeti planlanandan yüksek olsa da istediği noktaya en yakın olduğu dönemdeyiz. Esad rejimi hedef alınırken hesapta olmayan şey kuzeydoğu Suriye’de, yani Rojava’da sadece Kürtleri değil çeşitli grupları kapsayan otonom bir yapının çıkması ve direnmesiydi. Türkiye devleti bundan hiç hoşlanmadı çünkü Rojava, Türkiye devleti için birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı iki açıdan "kötü örnek" oldu (veya olmaya adaydı): bir, dünyanın bu bölgesinde farklı bir sosyal ve siyasi düzen olabileceğinin boyut olarak küçük ama nitelik olarak büyük bir alternatif modeli olması, dolayısıyla bölgede Türkiye gibi tekçi ulus devletlerin bir antitezini ortaya koyması; iki, bunun içinde Kürtlerin de farklı bir siyasi statü ve kaderinin olabileceğini göstermesi. Bunların, Türkiye'deki siyaseti, bakışı, havayı, talepleri, etkileyeceği aşikardı. Tabii, bunlara da bir de Rojava'nın akıllardaki Suriye'yi hayata geçirmek için sahada büyük bir engel teşkil etmesini eklersek Türkiye yönetiminin Rojava'nın silinmesi için senelerdir neden bu kadar ısrarcı olduğu anlaşılır sanıyorum. Terör lafı işin kılıfıydı.
Bunu söylediğinizde kimileri, “madem bu alternatif bir modeldi, neden hiçbir şey başaramadı, Arap bileşenleri bu yapıyı neden terk etti, neden birlikte yaşam iradesi oluşturulamadı?”, diye soruyorlar. Bu yersiz bir soru değil ama Rojava deneyiminin de kısa veya uzun bir tarihi olduğunu unutmamak lazım. Bu tarih içinde bu deneyimi yönlendirenlerin hataları söz konusu olabilir. Nitekim, sahayı daha yakından takip edenler, son yıllarda SDG içindeki Arap aşiretlerini yabancılaştırıcı eylem, söylem ve jestlerden bahsediyorlar. Fakat, Arap aşiretlerinin ayrılması sadece buna bağlanamaz. Başka yorumcuların da söylediği gibi, örneğin, ABD’nin açık biçimde Şam’a doğru kaymasının aşiretler üzerindeki etkisini hesaba katmak lazım. Ayrıca, “şunu yapamadılar, bunu yapamadılar”, demek çok anlamlı değil çünkü zaten bitmiş bir şeyden bahsedilmiyor, onun için “deney”, “deneme”, “deneyim” gibi tabirler kullanıyoruz. Üstelik, unutmamak lazım ki bu denemeyi etraflarındaki birçok aktörden gelen baskı altında yapmaya girişmişlerdi. Öyle ferah feza, kaynaklar önlerine serilmiş bir hal içinde değillerdi.
Dolayısıyla, velev ki oradaki kimi Kürt aktörler de bu deneyimin temel fikrinden, ilkesinden zaman içinde sapıp ters işler yapmış olsunlar, bu, orada farklı bir şeyler denendiği gerçeğini değiştirmez. Türkiye devleti, işte bu deneyin başarılı olmasından ilk günden beri korktu. Neydi o model sorusunun cevabı uzun. Giriş mahiyetinde, Rojava üzerine “Statelet of Survivors: The Making of a Semi-Autonomous Region in Northeast Syria” isimli bir kitabı da bulunan Amy Austin Holmes’un bu kitabının girişinden iki cümle alalım (çeviri bana ait): “Soykırımla lekelenmiş ve Türk, Arap, İran milliyetçilikleri tarafından hırpalanmış bir coğrafyada asimile olmayı reddeden küçük azınlık grupları, zaman zaman farklı bir siyasete biçim vermişlerdir. Ortak bir etnisite, dil veya dine dayanmadan, varlıklarını güvence altına alma arzunu paylaşarak birbirlerine bağlandılar.”

