Suriye, Karabağ, Ukrayna, Gazze derken şimdi de İran’la birlikte aşağı yukarı son on beş senedir savaş, kıyım, soykırım, bombalama, parçalanmış beden, katledilmiş çocuk görüntüleriyle karşılaşmadığımız neredeyse hiçbir gün olmadı. Bunlardan habersiz ya da umursamadan yaşayan da milyonlarca insan vardır ama geri kalanlar için bu şiddet görüntülerinden ve halinden psikolojik olarak az veya çok etkilenmemek mümkün değil. Birbiriyle çelişkili duyguları ve halleri beraber yaşıyoruz: hem daha çok ağlıyoruz hem daha çok duyarsızlaşıyoruz; hem daha çok şikayet ediyoruz hem daha nihilist oluyoruz.
Savaş hiçbir zaman aranacak, övülecek, küçümsenecek, romantize edilecek bir hal ve eylem olarak algılanmamalı ve sunulmamalı ama insan şimdinin savaşlarına bakınca geçmişin meydan muharebeleri çağını özlemle anası geliyor. (“Tüfek icat oldu mertlik bozuldu”, diyen kişi bugün on binlerce kişinin yaşadığı yerlere yapılan halı bombardımanlarını, Azrail misali görünmeyen dronların ateşiyle öldüğünü bile anlayamadan ölen asker ve sivilleri görseydi ne derdi acaba?) İki ordu toplanır, kozlarını paylaşır, çoğunluğu köylülerden oluşan halk kitlesi de emek sömürüsü manasına gelen vergiyi ona mı yoksa şuna mı vereceğini görmek için sonucu beklerdi.
Bu söylediğim tabii ki kabalaştırılmış -vulgarize edilmiş- bir resim ama kanımca esası itibariyle doğru. Tabii ki muharip güçlere dahil olmayanlar da savaşlardan öteden beri zarar görmüş, birçok durumda kuşatılan şehirlerin ahalisi sonunda katledilmiş, tecavüze uğramış, malı mülkü yağmalanmıştır. Fakat, sivillerin canlarının ve mallarının bir ganimet olarak değil kendilerinin savaşın aktif bir aktörü, alanı; yaşadıkları yerlerin tahribatının savaş stratejisinin, galibiyete giden yolun bir parçası olarak sistematik ve külli olarak yıkılması tarih içinde görece yeni bir durum.
Bir köşe yazısında hakkıyla açıklamak mümkün değil ama halkların kitleler olarak savaşlara dahil edilmesinin iki alanından bahsedilebilir: asker olarak ve sivil hedefler olarak. İşin askerlik tarafına baktığımız zaman tarih boyunca savaşma işinde gönüllülüğün istisna olduğunu görürüz. Ordular ya profesyonel/yarı-profesyonel askerlerden ya da kaba güçle veya kanun zoruyla toplanmış kişilerden oluşurdu. Halkın vatandaş kimliğini kazanarak vatandaş ordularını oluşturması Amerikan Devrimi’nde görülmüş ama esas olarak Fransız Devrimi’nden sonra önce tabii Fransa’da sonra Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanında yavaş yavaş kurumsallaşmıştır.
18. yüzyıl sonundan itibaren kitlelerin silahlandırılarak savaşa dahil edilmesi süreç içinde bir norm halini aldı. Askere alınmak ve dolayısıyla savaşmak her vatandaşın hakkı (Bu hak olarak görülüyordu çünkü eşitliğe giden yol askerlik yapmaktan geçiyordu.) ve ödevi olarak görülmeye başlandı. (Tabii herkesi, her grubu ilk andan aynı şekilde askere almadılar, bazı gruplar dışarıda bırakıldı. Üzerinde ayrıca durulması gereken ama bu yazının sınırları içinde kalmayan başlı başına bir konu bu.)
Sivil kitlelerin ve şehirlerin savaşı rutin, sistematik ve stratejik hedefi haline gelmesinin modern çağdaki ilk örneklerinden biri Amerikan İç Savaşı’dır (1861-1865). Özellikle Kuzey orduları Güney’in savaş kapasitesini ve moralini çökertmek için şehirleri, çiftlikleri, tarım alanlarını tahrip etmişlerdir. Bu yaklaşımın o dönemdeki fikri mimarlarından biri de Colmar von der Goltz isminde Prusyalı bir generaldir. Goltz, 1870’lerde savaşlarda artık yeni bir çağa girildiğini, bu çağda devletlerin bütün bir milleti ve kaynaklarını savaş yolunda mobilize etmesi gerektiğini ifade etmiştir ki bu da daha sonra “topyekün savaş” kavramına giden yolu açmıştır. Savaş için seferber edilen şey de ona karşılık düşmanın hedefi haline gelir. Goltz’un 1883’te bu gibi fikirlerini ayrıntılandırdığı “Das Volk in Waffen” başlıklı bir kitabı basılmıştır ki bu kitap ondan beş sene sonra “Millet-i Müsellaha” ismiyle Osmanlıca yayınlanmıştır.
Goltz’un savaş hakkındaki fikirleri tam manasıyla korkunçtur. Savaş, ona göre gerekli, arzu edilir ve kaçınılmazdır; milletlerin içindeki enerjinin ve özsaygının vücut bulmuş halidir, daimi barış ona göre daimi ölüm demektir! Onun gözünde sivil diye bir kimse yoktur. Birinci Dünya Savaşı sırasında Belçika’da görev yaptığı sırada, demiryolu ve telgraf hatlarına yapılan sabotajlara karşılık suçlu veya masum olduğuna bakılmaksızın çevre köylerdeki sivillerin kurşuna dizilmesini emretmiştir. Bilenler zaten biliyordur ama bilmeyenlerin de sanırım duyunca şaşırmayacakları bilgi şudur ki Goltz İttihatçıların, özellikle de askeri kanadının fikri rehberidir, akıl hocasıdır. Nitekim, Osmanlı ordusunda da ilk önce danışman, savaş sırasında da bizzat komutan olarak görev yapmıştır. Kendisi zaten Goltz Paşa olarak da bilinir.
Goltz’un fikirleri gibi fikirlerin baskın geldiği takip eden yaklaşık 60-65 sene boyunca insanlık, iki dünya savaşı, soykırımlar, uçsuz bucaksız vahşet, kan ve sayısı belirsiz savaş suçuna tanık oldu, milyonlarca insan ayrımsız bir şekilde katledildi. Bundan ders çıkaran insanlık, önemli bir önleyici adım olarak uluslararası savaş hukukunun önemli bir parçası olarak 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonlarını yaratıp yürürlüğe koyarak savaş yapmaya birtakım sınırlamalar ve sivillere korumalar getirdi. Bugün tanık olduğumuz ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları, uluslararası hukuk alanında kaydedilen birçok kazanım ve ilerlemede geriye gidilmesi gibi savaş hukukundaki kazanımların da kaybıdır. Bu kadar acı, ölüm, soykırım yaşanmamış gibi Goltz’un 150 sene evvelki savaş anlayışının veya türevlerinin yeniden hakim oluşunu izliyoruz.


