Film biter, salonun ışıkları yanmadan önce o tanıdık an gelir: perdede isimler akmaya başlar. Birçoğumuz için o an, çoğu zaman küçük bir oyuna dönüşür. Bolsahaylar, (İstanbullu Ermeniler) listede “-ian” la biten bir soyadı arar. Sokakta, ekranda, sahnede… “Hayeren” (Ermenice) bir ezgiye, “Hayeren” bir harfe dönüşür, bu arayış. Bu gözler, bu kulaklar hep bir “Hay” arar.
Onno Tunç’un pop müziğine kattığı melodilerde, Kim Kardashian’ın Yerevan ziyaretinde ya da Steve Jobs’un biyografisinde geçen Ermeni annesinde durup bir an, sessiz bir gurur hissederiz. Çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmez bu duygu; ama tanıdıktır. Peki bu neyin işareti? Bir eksikliğin mi, yoksa bitmeyen bir arayışın mı?
Stanley Kubrick "2001: A Space Odyssey" filminde uzay boşluğundaki gemiyle Aram Haçaturyan’ın Gayane bale suite’ini süzdürdüğünde, bilgisayar ekranı karşısında nefesim durdu. O an, sanki Kubrick bana göz kırptı. O an sanki bana dünya gülümsedi. Küçük bir tanınma anıydı bu; fark edilme, bilinme, duyulma anı.
"We Need to Talk About Kevin" filminde Tilda Swinton’ın canlandırdığı karakter de benzer bir yankı uyandırır. Sorunlu bir anne-oğul ilişkisinin içinde izlediğimiz silik ve mağdur anne portresi, sonlara doğru bir kitabevi vitrininde yeni çıkardığı kitabının poster boy kapağıyla yüzümüze çarpar: Eva Khatchadourian. Film, yüzeyde bir okul katliamını anlatır gibi görünse de, derininde bir annenin hayatının, taşıdığı kimlikle birlikte nasıl kırılganlaştığını izleriz. Bir isim, bir köken, bir tarih; anlatının tonunu değiştirir, anlamını derinleştirir.
Egemen kültürde kendimize dair bir iz aramak
Egemen kültürde kendine dair bir iz aramak, azınlık olmanın neredeyse içgüdüsel bir refleksi. Bir belgeselde, bir haberde, bir dizide kendinden bir parça yakaladığında duyulan o kısa süreli sevinç… Kendinden olan ve senin için hazırlanmış bir eserin değeri, bunu nadiren yaşayanlar için daha da büyür. Azınlık renginin, inancının, cinsiyetinin, zevkinin, görgünün temsilini görmek heyecan verir.
Bu yüzden, gerçekten “senden” olan bir esere rastlamak nadir ve güçlü bir deneyimdir.
2002 yılında Paris’te, küçük bir sinema salonunda kuzenlerimle Atom Egoyan’ın "Ararat" filmini izlediğim anı hâlâ hatırlıyorum. Ermeni şiiri, müziği, resmi ve coğrafyasıyla örülmüş bu filmde Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Ermenice repliklerin arasında dolaşırken, ilk kez kültürümün güncel ve çağdaş bir anlatının merkezine yerleştiğini hissetmiştim. Film artık sadece izlediğim bir şey değildi; içimde, benimle birlikte akan bir deneyime dönüşmüştü.
Azınlık olmak, çoğunluğun referanslarına uyum sağlamak demekse; bir anlatının merkezinde yer almak, o referansın kendisi olmak, bambaşka bir aidiyet duygusu yaratıyor.

52 Hertz
Geçtiğimiz günlerde izlediğim “52 Hertz” tiyatro oyunu da bu duyguyu yeniden hatırlattı. İstanbul’dayım; ama sahnedeki dil, mekân, karakterler—hepsi bana ait. Üstelik bu deneyim yalnızca bir “cemaat sahnesi”ne sıkışmış değil. 2015 yılından beri Ermenice tiyatro üreten Hangardz gibi bir topluluğun varlığı, bu sürekliliğin en somut göstergesi.
Bu oyunda dört Kınalıadalı Ermeni kadın, yeni bir anlatı içinde karşımıza çıkıyor. Hikâyeleri belki bir felakete doğru ilerliyor; ama sahnede geçen o süre boyunca hayat tüm çelişkileriyle akıyor: itiraflar, yüzleşmeler, kaçışlar, kahkahalar ve kırılmalar…
Seyirciye düşen ise yalnızca izlemek değil. Lara’nın duygusallığında, Gayane’nin adanmışlığında, Tara’nın mizahında, Diana’nın yeteneğinde kendinden bir şey bulmak. Ve belki de en önemlisi, bütün bu anlatının içinden geçerken, kendinle yüzleşmek.
Çünkü bazen bir isim, bazen bir melodi, bazen de bir sahne… İnsan en çok, kendini gördüğü yerde durup düşünmeye başlıyor.

“Kınalıada, itiraflar ve biraz da biz”
Oyunu arkadaşım Gizem İnanç ile (şu an Galatasaray Üniversitesi’nde sosyoloji alanında kimlik ve aidiyet üzerine doktora çalışmalarını sürdürüyor) izledik. Sonrasında onun da görüşlerini merak ettim ve en iyisi röportajla karışık bir sohbet gerçekleştirelim dedim.
Oyunda dört kadın karakter kadar Kınalıada da güçlü bir kimlik olarak karşımıza çıkıyor. Kınalıada benim için üç yaşından beri yaz demek: Kuzen, tost, yosun, bisiklet, klor, ceviz, yürüyüş, dondurma, sivrisinek, sessizlik.. Sokak lambasının sarı ışığı, adanın arkasındaki kayalar, kilise çanı, ladin kokusu, deniz taşı ve dans etmek. Ada insani bir hız ve boyutta yaşanan spontane karşılaşmalar, sade sürprizler, sınırsız ihtimaller demek. Her Haziran “pari amar” ile (İyi yazlar) başlayan, her Eylül gizli-muzur gülüşlerle biten yaz demek… Sendeki karşılığı ne Gizem ?
Kınalıada aslında belirgin ama bir o kadar da akışkan bir kimlik olarak sunuluyor. Sanki farklı farklı maskeleri var ve İstanbul’daki bir çok mekân gibi o maskelerini değiştirerek bir çok kimliğe bürünüyor. Bana oyundan yansıması da sanki güvenli bir alan imgesi oldu. Topluluk halinde olunduğunda değişse de, bireysel olarak çocukluğun, kadınlığın, aşkın özgür yaşandığı güvenli bir alan.
Dört kadının bir felaket karşısında dökülen itiraflarında, onları ne kadar çok tanıdığımı fark ettim. Hayatlarına bazen belli bir mesafeden bazen çok yakından şahit oldum. Kendileri ve birbirleriyle ilgili anlattıkları birçok şeye dair bilgim olduğu için, oyun gibi değil, sahici bir hisle, “fazla şey bilen bir seyirci” gibi özel hissederek, ama bir yandan da bu şeffaflığa dair biraz huzursuz izledim. Bu itiraflarda seni en çok ne etkiledi?
Çok insana dair olmaları. Çekişmeler, kıskançlıklar, yargılar, dayanışma hepsi bir arada çok insan geldi bana. Bir de mizahlarını çok sevdim. Mizahla acıyı kırıp yeniden şekillendirip sunmaya bıraktıkları alanı sevdim. Spinoza’ya göre kişi, olayların nedenlerini anladığında, tutkuların esiri olmaktan çıkar ve kendine/olaylara "yukarıdan" bakarak güler. Bunu sahneye koymayı başarmışlardı.
Oyundaki Ermeni dili, müziği, kültürü oyunla aramdaki mesafeyi sıfırladı. Her imayı, her kelimeyi yakaladım. Şorora şarkısıyla sahnede dans edişimi mesela. Diana’nın Doğu Ermenicesi, Gayane’nin adı, Lara’nın aile hikâyesi, Tara’nın endişe içermeyen kararları… Maral ile sahneye çıktığımda Şorora şarkısıyla solom var. Bu yakınlık bazen çıplaklık gibi huzursuzluk hissi verse de genelde aşırı heyecanlı ve mutluluk vericiydi. Peki bu durum sende bir mesafe yarattı mı?
“Mesafe” çok doğru bir kelime mi bilemedim. Ama anlamadığım bir dilde anlam üretme çabasıyla biraz empati kurdum. Sonra türkünün ezgisinin her dilde aynı tınladığını, Diana’nın sevgi ve dayanışma hikâyesinin kelimeleri hangi dilde olursa olsun, duygusunu bir şekilde geçirdiğini düşündüm. Ama belki ben fazla aşinayımdır.
Müzik, dans, sahneleme, dramaturjik yapıdan bahsetmemek olmaz: Oyunun açılış sahnesi, oyunun kapanış sahnesi, Kınalıada yol tarifi sahnesi, Gayane’nin dansı, anonsların soğukluğu, söylenen şarkılar, fon müzikleri, tüm sesler, su sesi, ada sesi, iç çekmeler… Su, köpük, kozmetik unsurların kullanılması.. Ve tabii ki Ferdi Özbeğen’in “Sır Olan Saklı Aşkı” na eşlik eden hareket düzeni aklımda en çok kalan anlar. Bunların sendeki karşılığı?
Ferdi Özbeğen’in "Gündüzüm Seninle" şarkısındaki koreografinin ruhsuzluğu kaldı gözümde, hani umutsuz bir hal. Ferdi Özbeğen’in de Ermeni - Türk bir ailesi olduğunu bu oyundan sonra öğrendim. Bir de sözlerle maviye boyanan yüz, kimlik ve birey meselelerini düşündürdü. Tabii bir de tahliye vapuru anonsu. Basit bir anonsun zamandan başka hiçbir şeyi söylemeyip çok şey betimlemesi.
Sohbetle karışık röportajımız böyle. Kısacası, sahnede dört kadın vardı ama salonda izleyen herkes biraz kendini izledi. Siz de izleyin.
52 Hertz
Yapım: Hangardz
Metin: Ortak Üretim
Yönetmen: Zinnure Türe
Dramaturg: Miran Bulut
Oyuncular: Diana Chilingaryan, Garine Maral Çizmeciyan, Lara Narin, Tara Demircioğlu



