Bu hafta Agos 30. yılını kutluyor. Paskalya’nın renkleriyle birlikte kırmızı renk de 1996’da bu şekilde girdi hayatımıza. Önce okuyucu, sonra haber konusu, sonra dağıtıcı olarak tanıştım Agos’la. Sonra da ekipte yer aldım.
Agos başta Türkiye’deki Ermeniler için, akabinde de Türkiyeliler için bir kuşak değişiminin işareti olduğu kadar, bir sürekliliğin de ifadesi. Çünkü Agos artık yalnızca bir gazete değil; yaşı, hafızası, refleksleri ve bıraktığı izlerle bir kurum. Türkiye’nin, Türkiyeli Ermenilerin ve Türkiye’nin komşularıyla kurduğu ilişkinin tarihinde kendine ait bir yer açmış, o yerden konuşmaya devam eden.
Bu gazete her döneminde dokunduğu, çalıştığı veya ilişkide olduğu insanlarla birlikte bir kültür yarattığı kadar her jenerasyonda farklı anılar bıraktı. Herkes farklı bir dönemi yaşadı ve farklı şekillerde hatırlıyor.
Ben Yervant Gobelyan, Sarkis Seropyan, Hagop Ayvaz, Hrant Dink ile bir Agos’u hatırlıyor ve onun içerisinde yaşıyorum mesela.
Eminim bu sayıda onları ve üzerimize bıraktığı etkileri anlatan birçok başka yazı okuyabileceksiniz. Bense size farklı bir bakış açısı sunayım istedim.
Bugün yeniden Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasını konuşuyoruz. Fakat, bu kez Orta Doğu’daki savaşın ve bölgesel kırılganlıkların gölgesinde. Bugün yaşananlar yeni görünse de, aslında bu normalleşmenin bir hafızası ve bu hafızanın oluşmasında Agos’un özel bir yeri var.

İki tarafa da konuşabilen bir gazete
Agos, Türkiye’de Türkçe ve Ermenice yayımlanan bir gazete olarak başından itibaren yalnızca Türkiyeli Ermenilerin meselelerini yazan bir gazete olmadı. Aynı zamanda Türkiye toplumuna Ermeni bakışını, Ermenistan’a da Türkiye’yi içeriden okuma imkânını sundu. Bu çift yönlü işlev, resmi diplomasinin çoğu zaman kuramadığı bir teması tesis etti.
Ermenistanlı gazeteciler için Agos, Türkiye’yi Ermeni gözüyle ama Türkiye’nin içinden okuyabilecekleri önemli kaynaklardan biriydi. Türkiyeli gazeteciler için ise Ermenistan’ı klişelerden, devlet söyleminden ve ezberlerden bağımsız biçimde takip edebilmenin yollarından biri. Bugün Türkiye basınında Ermenistan’ın artık sadece “düşman ülke” ya da “uzak komşu” olarak değil, gündelik siyasetin ve güncel haber akışının bir parçası olarak yer alabilmesinde Agos’un payı küçümsenemez.
Agos’un önemli rollerinden biri de Türkiye’deki Ermeniler ile Ermenistan arasında bir yakınlaşma zemini kurmasıydı. Bugünden bakınca bu doğal görünebilir. Oysa özellikle 1980 sonrası dönemde, bu bağ hiç de güçlü değildi.
Türkiye Ermenilerin Ermenistan’a bakışı değişti
Agos, 1996’dan sonra ve özellikle 2000’li yıllarla birlikte Ermenistan’ı Türkiye’ye başka türlü anlattı. Onu yalnızca tarihsel bir referans, bir kayıp coğrafya ya da uzak bir soyutluk olarak değil; bağımsızlığını kurmaya çalışan, dönüşen, yaşayan bir ülke olarak görünür kıldı. Bu anlatı, sadece Türkiye kamuoyunu değil, Türkiyeli Ermenilerin Ermenistan’a bakışını da değiştirdi. İlgi arttı, temas güçlendi, merak derinleşti. Bir kesim Türkiyeli Ermeni belki de kimliklerinde kayıp bir sayfayı doldurma imkanı buldu. Müslümanlaş(tırlıl)mış Ermeniler için ise yepyeni bir dönem başladı.
Bu süreçte Agos’un bir başka kritik rolü de haber teyidi meselesiydi. Bugün “fact-checking” dediğimiz şeyin, o yıllarda bu isimle anılmıyor olsa da, Agos’un gündelik reflekslerinden biri olduğunu söylemek mümkün.
1990’lardan itibaren Türkiye medyasında Ermeniler ve Ermenistan hakkında çok sayıda yanlış, abartılı ya da düpedüz manipülatif haber dolaşıma giriyordu. Aynı şekilde Türkiye’deki gelişmeler de Ermenistan kamuoyuna çoğu zaman çarpıtılarak aktarılabiliyordu. Her iki tarafta da düşmanlık söylemi iç politikada kullanışlı bir malzemeydi. Türkiye’de Ermenistan karşıtlığı, Ermenistan’da ise Türkiye karşıtlığı seçim dönemlerinde kolayca devreye sokulabilen bir araçtı.
İşte Agos, tam bu noktada devreye giriyordu. Bazen bir haberi doğrulayan, bazen yanlışlayan, bazen de daha baştan o haberin kurulma biçimindeki problemi gösteren bir mecra olarak. Ermenistan çoğu zaman doğrulanmasına gerek duyulmayan, karanlık ve egzotik bir “dışarısı” gibi ele alınıyordu. Agos’un yaptığı ise bazen en temel bilgiyi hatırlatmaktı: haritayı, sınırı, bağlamı ve gerçeği.

Telefonlar, ziyaretler, sınırlı imkânlar
O dönemde internet bugünkü kadar yaygın değildi. Bir haberin doğrulanması bazen günler, bazen haftalar alabiliyordu. Agos’un Ermenistan’da okunması bile zaman alırken, en hızlı bilgi akışı çoğu zaman telefon üzerinden sağlanıyordu. Karşılıklı telefonlaşmalar, tanışıklıklar, gazeteciler arasında kurulan güven ilişkileri çok önemliydi.
Asıl derin bilgi alışverişi ise ziyaretlerle mümkün oluyordu. Türkiyeli Ermeni gazetecilerin Ermenistan’a gitmesi ya da Ermenistanlı gazetecilerin Türkiye’ye gelmesi, iki tarafın birbirini gerçekten dinleyebildiği anları yaratıyordu. Ermenistan’da Türkçe bilen gazetecilerle Türkiye’de Ermenice bilen gazeteciler, görünmeyen ama çok önemli köprüler kuruyordu.
Diplomatik ilişkilerin son derece sınırlı olduğu bir dönemde bu temaslar çoğu zaman Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi platformlar, uluslararası kurumlar ve sivil kanallar üzerinden mümkün oluyordu. 2001’den itibaren bu ziyaretlerin sıklaşmasıyla birlikte bilgi akışı da hızlandı. Türkiye-Ermenistan İş Geliştirme Konseyi gibi girişimler ve karşılıklı heyet ziyaretleri, haberciliğin daha sağlam bir zemine oturmasına katkı sundu.
Hrant Dink’ten sonra da süren hat
Bugünden bakıldığında 2000’li yıllardan 2010-2015’e kadar uzanan bu dönemin etkisi ilk bakışta sınırlı görülebilir. Ama mesele yalnızca o gün neyin çözüldüğü değil, nasıl bir hafıza bırakıldığıdır. Agos, hem Türkiye’de hem Ermenistan’da karşılıklı hafızanın oluşmasına katkı sağlayan nadir kurumlardan biriydi.
Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra da bu hat kesilmedi. Tam tersine, başka bir biçimde devam etti. Hrant Dink Vakfı’nın kuruluşunun hemen ardından hayata geçirilen ilk Türkiye-Ermenistan Gazeteci Değişim Programı da bunun somut örneklerinden biriydi. Bu programın ilk yürütücülerinden biri olmaktan bugün hâlâ gurur duyuyorum.
Burada Daniel Kuzuluk’u da anmadan geçemem. O dönemde Ermenistan’da tıp okuyan Getronagan Okulu’ndan sınıf arkadaşım vakfın çalışmalarında aktif rol alarak bu ilk değişim programının kurulmasına emek verdi. Onun gençlik yıllarında Ermenistan’da edindiği deneyimler hepimize ön ayak oldu. Birlikte attığımız bu adım, daha sonra çok kıymetli olacak bir zeminin oluşmasına yardımcı oldu.
Bu programın en önemli tarafı, bireysel ziyaretlerin ötesine geçmesiydi. Daha önce gazeteciler çoğu zaman kendi imkânlarıyla gidiyor, bazen birkaç sokak röportajından genellemeler çıkarabiliyordu. Oysa bu program gazetecilere yalnızca gezi değil, bağlam sunuyordu.
Türkiye’den milliyetçi, muhafazakâr, solcu, muhalif; Ermenistan’dan hükümet yanlısı, muhalif ya da milliyetçi gazeteciler aynı çerçevede bir araya geldi. Normal koşullarda birbirine mesafeli duran bu farklı kesimler aynı grubun parçası olarak Ermenistan’a gitti, birlikte dolaştı, aynı otelde kaldı, aynı sofrayı paylaştı.
Siyasetçilerle görüştüler, düşünce kuruluşlarıyla buluştular, sokakta insanlarla konuştular. Ermenistan’ı bir soyut imge olarak değil, yaşayan bir ülke olarak gördüler. On gün boyunca birlikte yaşamak, bazen yıllarca süren önyargıları çözmek için tek bir makaleden çok daha etkili olabiliyordu.
Futbol diplomasisi günleri
Bu sürecin sembolik anlarından biri de futbol diplomasisiydi. Yerevan ve Bursa’daki maçlara katılımlar, iki tarafın aynı anda aynı gerilimle, aynı merakla ve bazen aynı umutla bir olaya bakabildiği anlar yarattı.
Küçük bir örnek.
Bursa’daki Türkiye-Ermenistan maçında Ermenistanlı gazetecilerle ve daha önce Ermenistan’a giden Türkiyeli meslektaşlarımızla basın tribünündeyiz. Basın tribününe bayrak sokmak yasak. Ermenistanlı gazeteciler ise ceplerine sıkıştırdıkları küçük bayraklarla içeri girebilmişler.
Arkamızda dönemin Cumhurbaşkanları Abdullah Gül ve Serj Sarkisyan var. Bir bakıyoruz basın tribününün ön tarafındaki Türk gazeteciler Türk bayrakları çıkarıp sallamaya başlamış. Bizim Ermenistanlı dostlarımız da tabii bunu görünce ceplerinden çıkardıkları kat kat olmuş bayrakları açıyorlar. Tam Cumhurbaşkanlarının önünde. Polis ve korumalar geliyor ve Ermenistan bayrağının kapatılmasını istiyor. Bizimkiler karşı çıkıyor. O sırada araya girenler Türkiye’den daha önce Danyel ve benle daha Ermenistan’a gelen milliyetçi olarak tarif edebileceğimiz Türkiyeli gazeteciler.
“Hop” diyor birisi. “Bizimkiler bayrak açabiliyor da niye onlar açamasın?”
Bunu diyen eski adliye muhabiri ve çalıştığı gazetenin haber müdürlerinden. Stadyumdaki polis de şaşırıyor, Türk gazeteci Ermeni’yi savunuyor diye. Susuyor.
İki bayrak da kalıyor tribünde. O maçın en çok paylaşılan fotoğraflarından biri çıkıyor ortaya.
Hafıza hâlâ çalışıyor
Benim Agos’taki dönemim de tam böyle bir eşikte geçti. O yıllarda gazetecilik yapmak sadece haber üretmek değil, tarihsel bir sürecin içinde çalışmak demekti. Her haberin, her başlığın, her teyidin bugünün ötesine uzanan bir karşılığı vardı.
Agos’un farkı belki de tam buradaydı: Sadece olanı yazmıyor, olanın nasıl algılandığını, nasıl çarpıtıldığını ve nasıl hatırlanacağını da belirliyordu. Bu yüzden hem Türkiye’de hem Ermenistan’da, hem de diasporada referans alınan bir gazete oldu.
Bugün Türkiye-Ermenistan yakınlaşması hâlâ tamamlanmış değil. Aynı başlıklar, aynı umutlar, aynı çekinceler bir kez daha önümüzde. Ama değişmeyen bir şey var: Diyaloğun, temasın ve teyidin değeri.
Agos, otuz yıldır tam da bunun için var.



