1995 olmalı. On sekiz yaşında, üniversite ikinci sınıftayım, Aras Yayıncılık’ta ofisboyluk yapmaya başladığım sonbahar. Müdiremiz Payline Tomasyan, akşam gelecek iki misafir için büroyu açık tutmamı, çay-kahve ikram edip onları ağırlamamı söylüyor. Akşam, Hrant Dink ve Vartan Paçacı geliyorlar Hıdivyal Palas’ın ikinci katındaki on iki metrekarelik daracık odamıza. Vartan Paçacı’nın adını Aras kitaplarının künyelerinden tanıyorum, grafik tasarımcı olduğunu biliyorum ama Hrant Dink’i ilk kez duyuyorum. Ortaya birtakım gazete taslakları, sayfalar, koca koca kâğıtlar, denemeler seriliyor. İkramımı yapıyorum, çay, neskafe, kenara çekilip onları dinliyorum. Hangi tasarımın daha güzel olduğunu tartışıyorlar. Hrant Dink bir ara fikrimi soruyor. Daha önce bir sürü gazete kurup batırmışım ve bu anı bekliyormuşum gibi, mavi logolu olanı beğenmediğimi, turizm gazetesini andırdığını, kırmızı logolu olanın daha güzel olduğunu söylüyorum. Halbuki hep utangacım, benden çekingeni yok, nasıl söyleyebildim bunu, ben de şaşırıyorum. Gülümsüyorlar.
Bir Ermeni gazetesi çıkacak, hem Türkçe hem Ermenice olacak, o kadarını anladım. Seviniyorum. Üniversiteye başladığım yıl Cumhuriyet okumaya başlamışım, Evrensel ve Özgür Gündem’i de takip ediyorum, değil mi ki artık solcuyum. Bir manastır keşişinin sadakatiyle her gün sabah duası niyetine gazete alınan, gazete okunan yıllar. Evimiz Kumkapı’da, Anadoluhisarı’ndaki okuluma gitmek için trene, vapura, otobüse biniyorum her gün. Dönüşte Aras’a varmak için de otobüsle köprüyü geçip Mecidiyeköy üstünden Beyoğlu’na geliyorum; metro öncesi zamanlar, yani hayatımın yarısı yollarda geçiyor. Demek artık vapurda, trende, otobüste rahatça açıp okuyabileceğim bir Ermeni gazetesi de olacak diye mutlu oluyor, hayal kuruyorum. Jamanak’ı da, Marmara’yı da bilmiyor değilim ama o güne kadar bunu yapabileceğime ihtimal vermemişim demek. Öyle uluorta Ermenice gazete okunur mu?
Ertesi yıl, 1996’nın nisanı. Merhaba Agos, ne güzel şeysin sen, tasarımın benim geçen sene gördüğümden farklı ama logon kırmızı. Kendime hemen pay çıkarıp gururlanıyorum. Maviyi seçmelerine ben engel olmadım mı! İlk sayıyı bir yerlerden bulup çantama atıyorum. Okula giderken vapurun kıç tarafında çay ve simit eşliğinde kocaman açıyorum sayfalarını. Sevinçliyim. Artık vapurda sereserpe okuyabileceğim bir Ermeni gazetesi var. Küçük dünyamda büyük bir değişim.
Gazeteler, dergiler, basın yayın dünyasındaki kurumlar için “okul” yakıştırması sıkça yapılır, doğrudur da. Oralarda çoğu zaman sınıfta veya kantinde pinekleyerek geçirdiğiniz yıllardan çok şey öğrenirsiniz. Ancak Agos kadar kendisine dokunan herkes için okul olmuş bir gazete bulmak çok nadirdir. Agos sadece mutfağından geçmiş olanlar için değil, okuru için de okul olmuştur ve hatta kendi küçük hinterlandını aşıp, bütün bir Türkiye, hatta işin içine Ermeni, Türk ve Kürt diasporalarını da katarsak dünyanın dört bir tarafı için okul olmuştur. Öğrenmek isteyene tabii.
Agos okuluna kaydımı onun varlığını hayal ettiğim anda yapmışım, bilmiyordum. Türkiyeli bir Ermeni genci olarak korkmamayı, saklanmamayı, kendini gizlememeyi (üniversitenin ilk yılında arkadaşlarıma kendimi kimlikteki adımla Murat diye tanıtmış, Roberliğimi saklamış, aylarca bu sırrın buhranını yaşamıştım) Agos okulunda öğrendim. Daha yazarı, editörü ya da yayın yönetmeni olmadan yıllar yıllar önce, salt bir okuru olarak, hem Ermeni hem solcu, sosyalist olabileceğimi, bunların ikisini meczetmenin sandığım kadar zor değil, yanlış değil, aksine olması gereken olduğunu da Agos okulunda öğrendim. Yine Türkiyeli bir Ermeni olarak yurttaşlığı, söz hakkı talep etmeyi, acıyı bal eyleyip geçmişi unutmadan geleceği inşa etmek için çabalamayı ve başkalarının acılarına da duyarlı olmayı yine Agos okulunda öğrendim. Ermenice edebiyata, Ermeni kültürüne, tarihe, geçmişteki acılara ve Anadolu’da bir zamanlar gürül gürül akan hayata dair en çok bilgiyi de yine Agos okulunda öğrendim ve bunların milliyetçiliğin, nefretin yakıtı değil ortak insanlık dertlerimizi çözmek için temel zenginliğimiz olduğunu da.
Kuğunun son şarkısı misali
İşte bence Agos, otuz yıl önce onu var edenlerin kendi atomlarında yaşadığı Big Bang’di, bir Büyük Patlama’ydı. Sonrasında hiçbir şeyin aynı olmayacağı. Kocaman bir halktan azaltıla azaltıla küçücük bir cemaat olmaya mahkûm edilmiş, kökü kazınmış, sesi kısılmış bir grubun içinden kuğunun son şarkısı misali yükselecek bir gazetenin, cesaretle hak ve hukuku, başka bir gelecek tahayyülünü, bir arada adil ve özgür yaşam idealini, kimliğine sahip çıkarken izolasyonu değil etkileşimi, Hrant Dink’in o veciz ifadesiyle söylersek farklılaşarak fıkralaşmayı savunup hayata geçirdiğinde, ne büyük değişim dalgaları yaratacağını, bütün ezilenler ve bütün ülke için, karanlık gecelerin içinden doğan sabahları müjdeleyen bir yıldız olabileceğini gösterdi. İşte Türkiye ve dünya ahvali üzerine düşünen herkesin, hepimizin Agos okulu da buydu.
Agos, başta ona ruhunun en nadide elementlerini veren Hrant Dink’in kaybı olmak üzere büyük sınamalardan geçti. Kendi içinde iniş çıkışlar, ayrışmalar, tartışmalar, savrulmalar da yaşadı. Her kurumun yaşadığı türlü zorluklardan o da geçti. Ancak ona cansuyunu verenler, gazeteyi kuranlar, Agos’la o kadar temiz, berrak, pirûpak bir pınar var etmişlerdi ki, sonrasında kişilerin, olayların, zamanların taşıdığı tortular o pınarın kaynağını ilânihâye bulandıramadı, kuruluşundaki ruhu neyse Agos öyle pirûpak kaldı. O cansuyuna terlerini, emeklerini katanların kimi artık aramızda yoklar, hepsinin ruhu şad olsun. Hayatta olanların, sonrasında da Agos’un yükünü sırtlananların yolu her daim güneşli olsun.
Güzel ama mahzun, cinneti bol ülkemizde bir kurumun otuz yıl yaşaması mucize kabilindendir. Hele o bir gazeteyse. Agos’un kimi köşesi tarafı, orası burası bu otuz yılda atlattığı türlü badirelerin, yaşadığı büyük kaybın, değişen zamanların ve herhalde en çok da memleketin ve dünyanın yaşadığı gelgitlerin etkisiyle epridi şüphesiz. Yıpranma her kurumun zamanla yaşaması kaçınılmaz bir doğa olayı, hükümlerin en değişmezi. Ama memlekette basın bin bir boğumlu cenderelerde boğulurken, Agos’un tam da bu cenderenin ortasında, güvenilir ve itibarlı bir vaha olarak yapıp edeceği daha çok şey var. Otuzuncu yılında misyonunu ve vizyonunu güncellemiş, eksiğini gediğini tespit edip yine ve yeniden şevkle işe dört elle sarılmış bir Agos hepimizin ihtiyacı.
Agos’un tarlada tohum ekmek için açılan yol, çığır demek olduğunu biliyoruz değil mi artık? Agos kendi agosuna nice tohumlar ekti, orada nice tohumlar yeşertti ama heveskârlığından, atılganlığından, gayretinden ilhamla ben o çığırı türkü çığırmak diye de duydum daima. Hrant Dink de, Agos da hep kendi türkülerini çığırarak büyüdüler, sesleri daha ötelerden, daha daha ötelerden duyulsun diye, duyulana dek.




