Almanya’nın Flensburg kentindeki Sankelmark Akademisi’nde 1-5 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenen “Azınlık Ortamında Eğitim” başlıklı programa İstanbul Ermeni toplumundan da geniş bir katılım vardı. Almanya, Danimarka ve Türkiye’den eğitimcileri, akademisyenleri ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getiren program, azınlık eğitimi alanındaki uygulamaları yerinde inceleme ve farklı toplulukların deneyimlerini karşılaştırma imkânı sundu.
2020 yılından bu yana faaliyet gösteren Azınlık-Yeterlilik-Ağı Schleswig-Holstein/Güney Danimarka (MKN) tarafından düzenlenen program, Almanya-Danimarka sınır bölgesindeki ulusal ve bölgesel azınlıkların deneyimlerini görünür kılmayı amaçlıyor. Azınlık-uzmanlık-ağ üçgeni üzerine kurgulanan ve Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Olgun Akbulut’un öncülüğünde yürütülen programa bu yıl Esayan Okulu’ndan Ermenice Öğretmeni Maral Ebeoğlu Satar ve İngilizce Öğretmeni Aras Celal, Getronagan Lisesi’nden Ermenice Öğretmeni Diana Bulduk Yanardağ, Sahakyan Nunyan Okulu’ndan Ermenice Öğretmeni Jpdun Çilingiroğlu Zurnacı, Surp Haç Tıbrevank Okulu’ndan Almanca Öğretmeni Lerna Özdemir Sarıyanidi ile Hangardz Tiyatro Topluluğu’ndan Tara Demircioğlu ve Yeğya Akgün katıldı. Türkiye’den ayrıca Laz, Çerkes, Kürt ve farklı topluluklardan eğitimciler ile sivil toplum temsilcileri de programda yer aldı.
Anadilde eğitim, çok dillilik, kültürel kimlik
Programın ana gündem maddelerini anadilinde eğitim, çok dillilik, kültürel kimliğin korunması, azınlık okullarının hukuki statüsü, finansman modelleri ve eğitim politikalarının azınlık toplulukları üzerindeki etkileri oluşturdu.
Program koordinatörlerinden Caroline Honervogt’un “Bölgenin ve Azınlıklarının Tanıtımı” başlıklı sunumunda aktardığı üzere, Schleswig-Holstein eyaletinde Danimarkalılar, Kuzey Frizyalılar ve Alman Sinti-Romanları resmî azınlık olarak tanınıyor. Azınlık haklarının temelini oluşturan Bonn-Kopenhag Deklarasyonları sayesinde Almanya ve Danimarka arasındaki sınırın her iki tarafında yaşayan toplulukların eğitim, kültür ve dil hakları güvence altına alınmış durumda.
Almanya’da Danlar, Danimarka’da Almanlar

Günümüzde Almanya’nın kuzeyinde yaşayan Dan azınlığının nüfusu yaklaşık 50 bin kişi olarak kabul ediliyor. Danimarka’nın güneyinde yaşayan Alman azınlığının nüfusu ise 15 ila 20 bin arasında. Sayısal olarak bakıldığında her iki topluluk da birçok Avrupa azınlığından daha küçük olmasına rağmen, kurdukları eğitim, kültür ve temsil mekanizmalarıyla Avrupa’nın en başarılı azınlık modelleri arasında gösteriliyor.
Program kapsamında Almanya’daki Dan azınlığına ait Vestermølle İlkokulu ve A.P. Møller Lisesi ziyaret edildi. Ayrıca Danimarka’daki Alman azınlığının kurumlarının temsilcileriyle görüşmeler gerçekleştirildi. Her iki topluluğun da anaokulundan liseye kadar uzanan okul ağları, gençlik örgütleri, kültür merkezleri ve yayın organları bulunuyor. Okullar her iki devlet tarafından önemli ölçüde finanse ediliyor ve kamu okulu statüsünde faaliyet gösterdikleri için öğrencilerden ücret alınmıyor. İlgili azınlığa mensup olmayan öğrenciler de bu okullara kayıt yaptırabiliyor. Ancak A.P. Møller Lisesi müdürü kayıt esnasında Danca bilme şartını aradıklarını ifade etti. Müfredatlar her iki devletin eğitim sistemiyle uyumlu şekilde hazırlanırken, kurumlara önemli ölçüde özerklik tanınmış durumda. Bu ziyaretlerde dikkat çeken noktalardan biri, öğrenci sayılarındaki artış oldu. Dan ve Alman okullarında tam tersine büyüme gözlemleniyor. Okul yöneticileri bunun nedenlerinden biri olarak eğitim kalitesini ve güçlü kurumsal yapıları gösteriyor.
Kuzey Frizyalılar, Alman Romanlar
Programda Kuzey Frizyalılar ve Alman Sinti-Romanlarının durumu da ele alındı. Yaklaşık 50 bin kişilik nüfusa sahip Kuzey Frizyalılar, 30’a yakın lehçeye sahip olmaları ve dağınık yerleşimleri nedeniyle kendi okul sistemlerini kurmamış bir topluluk. Frizce bugün yalnızca belirli okullarda seçmeli ders olarak okutuluyor. Alman Sinti ve Romanları ise yaklaşık 600 yıldır Almanya’da yaşamalarına rağmen tarih boyunca ağır ayrımcılığa maruz kalmış bir topluluk. Özellikle Nazi döneminde yüz binlerce Roman ve Sinti’nin öldürüldüğü hatırlatılırken, günümüzde de eğitim alanında önemli sorunlarla karşı karşıya oldukları ifade edildi. Olgun Akbulut tarafından gerçekleştirilen sunumda ise azınlık kavramının hukuki tanımları, azınlık haklarını düzenleyen uluslararası sözleşmeler ve farklı ülkelerde resmî olarak tanınan azınlık topluluklarına ilişkin kapsamlı değerlendirmeler yapıldı.
Türkiye’den deneyimler
Türkiye oturumlarında ise her topluluk kendi deneyimlerini paylaştı. Ermeni toplumunun eğitim kurumları, mevcut durumu ve karşı karşıya bulunduğu sorunlar anlatılırken, Laz, Çerkes ve Kürt katılımcılar kendi anadillerinin yaşatılması için verdikleri mücadeleleri aktardılar. Bu oturumlar sırasında insan ister istemez kendi toplumunun durumunu yeniden değerlendirme ihtiyacı hissediyor. Bugün Türkiye’deki Ermeni nüfusunun yaklaşık 40-50 bin kişi olduğu tahmin ediliyor. Sayısal olarak Laz, Kürt veya Çerkes topluluklarıyla karşılaştırıldığında oldukça küçük bir nüfustan söz ediyoruz. Buna rağmen Lozan Antlaşması ile tanınan bir azınlık olmamız, kendi okullarımıza/kurumlarımıza sahip bulunmamız ve anadilinde eğitim hakkına sahip olmamız önemli bir avantaj oluşturuyor. Program boyunca farklı topluluklardan katılımcıları dinlerken, sahip olduğumuz bu hakların aslında ne kadar kıymetli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Ancak aynı zamanda şu soru da akıllara geliyor: Sahip olduğumuz hakları ne kadar etkin kullanabiliyoruz? Anadilinde eğitim hakkına sahip olmak ile o dili günlük yaşamda yaşatabilmek aynı şey değil. Ermeni okulları varlığını sürdürse de öğrenci sayılarındaki düşüş, Ermenicenin gündelik kullanım alanının daralması ve genç kuşaklarla kurulan ilişkinin niteliği üzerine düşünmek gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında Ermeni toplumu, Frizyalılar ve Roman Sintilere göre daha avantajlı bir konumda. Çünkü hâlâ kendi eğitim kurumlarına sahip. Ancak Almanya’daki Dan azınlığı ve Danimarka’daki Alman azınlığının kurumsal kapasitesiyle karşılaştırıldığında alınacak çok ders olduğu da açık.
Almanya’da örgütlenme dernekler temelinde
Azınlık vakıfları üzerine çalışan bir hukukçu ve vakıf yöneticisi olarak program boyunca beni en fazla etkileyen konulardan biri, Danimarka’daki Alman azınlığının oluşturduğu üst kuruluş modeli oldu. Öncelikle belirtmek gerekir ki, İstanbul Ermeni toplumunda örgütlenme büyük ölçüde vakıflar üzerinden gerçekleşirken, Alman ve Dan azınlıklarında örgütlenmenin temelini dernekler oluşturuyor. Örneğin bu bahsettiğimiz azınlık okullarının yönetimi okul derneğine bağlı. Danimarka’daki Alman azınlığının çatı kuruluşu olan Alman Kuzey Schleswigliler Birliği (BDN), gönüllülerden oluşan bir yönetim kurulu tarafından idare ediliyor. Ancak dikkat çekici olan nokta, BDN’nin yalnızca bir temsil kurumu olmaması. Okul ve Dil Derneği, Gençlik Birliği, Sosyal Hizmet Birimi, Kütüphane, Basın Derneği, Yatılı Okul, Kürek Birliği, Kilise ve Tarım Birliği gibi birbirinden farklı alanlarda faaliyet gösteren kurumlar aynı çatı altında yer alıyor. Bu yapıların merkezinde ise, toplumun ortak buluşma ve koordinasyon merkezi niteliğindeki “Kuzey Schleswig Evi” bulunuyor. Böylece eğitimden sosyal hizmetlere, gençlik çalışmalarından medyaya kadar uzanan geniş bir faaliyet alanı, ortak bir vizyon ve eşgüdüm içerisinde yürütülebiliyor.
Mesele sadece mali kaynaklar değilmiş
Sankelmark’taki ziyaret sırasında gördüğüm bu yapı, meselenin yalnızca mali kaynaklar ya da nüfus büyüklüğü olmadığını bir kez daha gösterdi. Yaklaşık 15-20 bin kişilik bir topluluğun böylesine kapsamlı ve koordineli bir örgütlenme modeli kurabilmiş olması dikkat çekiciydi. Özellikle farklı kurumların birbirlerini rakip olarak değil, aynı topluluğun parçaları olarak görmeleri ve ortak hedefler doğrultusunda hareket etmeleri üzerinde düşünmeye değer bir deneyim sundu.
Son yıllarda Ermeni toplumunda da vakıflar arasında koordinasyonu ve eş-güdümü sağlayacak düzenleyici ve denetleyici bir üst kuruluş ihtiyacı daha sık dile getiriliyor. Nitekim bu konu, yakın dönemde Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı tarafından düzenlenen “Cemaat Vakıflarının Tüzel Kişilik ve Mülkiyet Sorunları” ile “Geçmişten Günümüze 1863 Nizamnamesi İzleri ve Azınlıkların Örgütlenmesi” başlıklı konferanslarda da gündeme geldi. Ancak mevcut mevzuat böyle bir yapının oluşturulmasına imkân vermiyor. Bu nedenle öncelikle yasal zeminin oluşturulması gerekiyor. Öte yandan, toplum olarak bu ihtiyacı sıkça dile getirmemize rağmen, bugüne kadar bu yönde somut bir girişim ortaya koyamadığımızı da belirtmek gerekir.
Görüş ayrılıklarını nasıl çözüyorlar?
Alman azınlığının temsilcilerinden biriyle yaptığımız sohbette, topluluk içindeki görüş ayrılıklarının nasıl çözüldüğünü sordum. Verdiği cevap dikkat çekiciydi: Bugüne kadar çözemedikleri bir mesele nedeniyle yargıya gitmek zorunda kalmadıklarını, uzlaşı kültürünün kurumlar arası ilişkilerin temelini oluşturduğunu söyledi. Yaklaşık 25 milyon avroluk bütçeye sahip okul birlikleri ile çok daha küçük bütçeli gönüllü kuruluşların eşit söz ve oy hakkına sahip olması ayrıca dikkat çekiciydi.
Programın belki de en önemli kazanımı, farklı toplulukların birbirlerini tanıması oldu. Dersler, saha ziyaretleri ve toplantılar kadar, birlikte yenilen yemekler, yapılan sohbetler ve paylaşılan hikâyeler de öğreticiydi. Farklı coğrafyalardan gelen azınlıkların sorunlarının çoğu zaman birbirine benzediğini görmek, her topluluğun diğerinden öğrenebileceği şeyler olduğunu hatırlatıyordu.
Sankelmark’tan ayrılırken aklımda kalan temel düşünce şuydu: Ermeni toplumu ne imkânsızlıklar içinde mücadele eden bazı Avrupa azınlıkları kadar dezavantajlı, ne de kurumsallaşmasını tamamlamış Alman ve Dan azınlıkları kadar güçlü bir noktada. Bölgede Alman ve Danimarka azınlıklarının bugünkü güçlü örgütlenme yapısına ulaşmasında en önemli unsurlardan biri ise “akraba devlet” desteğinin varlığı. Danimarkalı azınlığın arkasında Danimarka’nın, Alman azınlığın arkasında ise Almanya’nın bulunması; bu toplulukların kültürel kimliklerini korumaları, eğitim kurumlarını yaşatmaları ve kurumsal yapılarını geliştirmeleri açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Sahip olduğumuz tarihsel haklar önemli bir kazanım; ancak bu hakların yaşatılması, geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılması için daha güçlü kurumlara, daha fazla iş birliğine ve daha uzun vadeli bir vizyona ihtiyaç olduğu da açık.
Program sonunda edinilen bilgi ve deneyimlerin paylaşılması amacıyla, programa katılan öğretmenler tarafından 23 Haziran 2026 tarihinde Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı Naregyan Salonu’nda bir değerlendirme toplantısı düzenleneceğini bilgisini de son olarak paylaşmak isterim.



