Yıllar önce, zevki gelişmiş kabul edilen büyükşehir ahalisine görece kaliteli yabancı yapımlar sunan MSNBC’de, başka hiçbir diziye benzemeyen bir dizi izlemiştim: “Vahşi Batı”. Sonradan “esas kız” olacak Amerikan yerlisi kızın adı, hayatım boyunca duyduğum en güzel isimdi: “Uzaktan Gelen Sesler”. Bu adı unutmadım. Kazınmıştı zihnin kuytusunda bir şeyin üstüne.
Aklım, kendi başına oraya buraya savrulduğu her fırsatta onu kaldırıp şöyle bir gösterdi bana. Üzüntüyle, teessürle, öfkeyle, isyanla meşgûl bir akıl için hem mâkûl hem tehlikeli sayılabilecek alışkanlık…
Üstelik kendi gibi netameli başka alışkanlık yarattı: uyarlama. Sesler sadece uzaktan değil, arkadan, yandan, her yerden gelebiliyordu.
Dolapdere’ye inen yokuştaki (bence adı böyleydi) ilk Agos bürosu, hafızamda bir eski, büyük, şık masa ve etrafında kalan boşluk olarak yer etmiş. Üstüne bilgisayar konabilir eşya kenara sıkıştırılmış, herkes masanın çevresine doluşmuş, salon demek için muazzam abartı kabiliyeti, oda demek için bile belki belediyeden izin gerektiren bölümden, mazallah, kapı girişi veya tuvalete gitmeye kalkanın akşamüstü sıkışık otobüste kapıya ulaşmaya denk gayret göstermek zorunda olduğu mekân.
Orayı esas sıkıştıransa, görünmeyen kuvvetlerdi: Gerekli ve hayırlı, üstelik umut veren bir işe kalkışıldığını bilmenin heyecanı. Ortadaki fikrin somut ürüne nasıl dönüşeceğini bilmemenin yarattığı, merak dolu tedirginlik: atlarsanız hızla biryerlere yol alacak aracın yanıbaşındasınız, haliyle içiniz kıpır kıpır, nasıl kullanacağınızı ve nereye doğru gideceğinizi bilmiyorsunuz, fakat bir ayağınızı içeri atmışsınız bile. Heyecanınıza ve merakınıza kapılmışsınız. Merak, havadaki öbür kuvvet. Belli belirsiz tedirginlikleri başlarını her gösterdiklerinde eziveren merak.
Öyle ki, mizanpaj kağıdında sağa sola hükmeden, sık dalgalı yatay desenlerden ibaret başlıkları, iri bir noktanın yanından uzanan düz çizgiler halindeki muhayyel spotları bile okumaya çalışıyordu oradakiler neredeyse.
Velhâsıl bir gazetenin vücuda getirilebileceği gibi ihtişamlı ve iddialı fikir ve bu girişimin olmazsa olmazı cesaret, her türlü duraksamaya tur bindiriyordu, ruh halleri yarışında.
“Agos’un doğuşu” dendiğinde ilk aklıma gelen budur. Bu tür her ortamı arkası dönük -çünkü yüzü bilgisayar ve önüne konduğu duvara dönük- yaşayan biri olarak, heyecan, merak ve cesaretin arkamdan gelen seslerini işittiğimi rahatlıkla ileri sürebilirim. Ey, inanmayan okur, duyuluyordu o sesler!
Tıpkı ikinci büroya, daha büyük bir mekâna geçtikten sonra yaşanan ziyaretçi akını dönemindeki başka sesler gibi. Üstelik bunlar sahiden seslerdi. Yirmili yaşlarında bir kız, “Aa, siz de mi Diyarbakırlısınız?” diye soruyor, akrânı oğlan, “Yok, biz Malatyalıyız,” diye cevaplıyor, gelen gidenlerin Anadolu’nun dört bir yanına saçılmış “esas” memleketleri, bizzat değil, fakat saçılmışlıkları çok ses çıkarıyordu. Bambaşka sesler.
İçimden dedim ki: Her şeyi siyasî hadise ambalajına sokarak bildik zanneden bizler aslında pek de bir şey bilmiyormuşuz. Ve ilk hissettiğim derin, ama çok derin bir üzüntü oldu. Şimdi bazılarınız buna da inanmayabilir, ama onun da sesleri var, basbayağı: “Aa, Kayseri mi?” diye sorabiliyor herkesin ayırt edebileceği tarzda, meselâ.
Kimbilir, belki de bu memlekette aslolan, herkesin birşeylere arkasını dönmesi ve arkadan gelen sesleri duymamak için didinmesidir. Kimbilir, belki zamanla zaten duyamaz hale gelmişlerdir. Üzüntünün, haksızlığın, adaletsizliğin, gadre uğramışlığın sesleri iptal!..
Agos benim için öncelikle, işte o havada uçuşan sesleri bana daha berrak işittiren bir yardımcı, arkamda hiç görmedikleri “esas” memleketlerini soruşturan gençlerin sesleridir.
Ve tabiî Sarkis Bey’in koyu ve hüzünlü melodisiyle Hrant’ın şefkatle de öfkeyle de çıkabilen koca sesi.
Agos, arkadan gelen sesleri duyurdu. Özel olarak bana yaptığıysa, fazlasını işittikçe omuzlarımı çökertecek seslerin herkese iletilmesinde görev almamı, böylece en azından aldığım nefesi kendime helal etmemi sağlamak oldu.
En çok onur duyduğum iştir, Agos’a katkıda bulunmuş olmak.



