Lensler konuşabilseydi
Bagaran
Bagaran’daki o ilk sabah büyülüydü. Köye gece çok geç bir vakitte varmıştık, her yer zifirî karanlıktı. Bizi Gümrü’den oraya götüren taksi şoförü bile yolda zorlanmış, endişelenmişti. Sabah erkenden, sigara içmek için, bizi misafir eden Zohrab’ın evinin taraçasına çıktığımda gördüğüm manzara karşısında afalladım. Bahçe, beyaz çiçeklere bürünmüş kayısı ağaçlarıyla kaplıydı. Karanlığın ardından gelen müthiş bir aydınlık… Kars’tan Bagaran’a gitmek için Gürcistan üzerinden yaptığımız 600 kilometrelik yolculuğun yorunluğu o an uçup gitti. Zohrab ve eşi Kohar da o kadar nazik ve canayakındı ki, bana fotoğrafçı ve çevirmen olarak Pınar’a eşlik etmem teklif edildiği için derin bir minnet duygusu kapladı içimi.
Kahvelerimizi hızlıca içtikten sonra, sokaklarda biraz çekim yapabilmek umuduyla, Zohrab’dan bize köyü gezdirmesini rica ettim. İyi ki etmişim; köyde büyük bir canlılık vardı. Okula giden öğrencilerin fotoğraflarını çektim. Kimi –yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi– utanıyor, kimi bana poz veriyordu. Hepsi kim olduğumuzu merak etmişti. Zohrab’ı herkes tanıdığı ve belli ki sevdiği için, çekim yapmama karşı çıkan olmadı. İneklerini otlatmaya götürenleri, evinin samanlığının önünde işe koyulmuş olanları da gördük. Ev sahibemiz Kohar gibi, tüm köylüler tavukları salmak, inekleri sağmak, hayvanlarını çobana teslim etmek için erkenden kalkmıştı. Yoksul görünümlü ama temiz ve düzenli bir köydü Bagaran. Bazıları bahçelerinde sebze ve meyve yetiştiriyor, geçimini topraktan sağlıyordu. Besicilikle yapan da çoktu. Çoğu kendi kendine yeten bir hayat sürüyordu. Süt, yumurta ve kendi yaptıkları peyniri satıyorlardı. Bu köyde de, her köyde olduğu gibi, takas usulü hâkimdi; yerel ürünleri değiştokuş ediyorlardı. Her türlü alışverişi bir saat uzaklıktaki Gümrü’de yapıyorlardı.
Bagaran’da tüm bunların yanı sıra bir de, geniş tarım arazilerinde kayısı, karpuz, domates, salatalık, patlıcan vs. yetiştiren bir Rus firması vardı. Zohrab bizi köyden, o tarlalara yevmiyeli olarak çalışmaya giden erkeklerin yanına götürdü. Onları bekleyen eski bir minibüs vardı. Zohrab da tarlada işçibaşı olarak çalışıyordu ama bizi ağırlayabilmek için iki gün izin almıştı. Çalışmaya giden o işçilerin fotoğraflarını çektim. Köyü neden ziyaret ettiğimizi onlar da merak etmişti. Birçoğu, sınırın bir an önce açılıp hayatın olağan akışına dönmesine dair umutlarını dile getirdi.
Sonraki durağımız muhtarlık oldu. Bir nezaket ziyaretiydi bu; köyde serbestçe dolaşıp, Pınar’ın hazırlayacağı yazı için bilgi toplayabilmek için muhtarın onayını almak istemiştik. Muhtar bizi çok sıcak karşıladı. Pınar’la konuşmalarında çeviriyi büyük ölçüde ben yaptım ama ne konuşulduğunu neredeyse hiç hatırlamıyorum. Pınar’ın köy sakinleriyle yaptığı söyleşilerde ona çevirmen olarak yardımcı olsam da, aklım hep orada nelerin fotoğrafını çekebileceğimle meşguldü; Halıkışak’ta da öyle oldu. Ayrıca, gazete beni özellikle seçmiş olduğundan, iyi bir iş çıkarmam gerekiyordu. Elimde üstünkörü, gönülsüzce çekilmiş karelerle dönemezdim İstanbul’a.
Sokaklardaki hareketlilik azalıp ortalık sakinleşince, Zohrab bizi mezarlığın bulunduğu tepeye çıkardı. Üzerlerinde ölenlerin fotoğraflarının bulunduğu gri mezar taşları çok etkileyici bir manzara oluşturuyordu. O noktadan sınırın iki tarafı da görülebiliyordu. İkiye bölünmüş bir köy, arada Ahuryan Nehri... Türk tarafındaki arabalar kolaylıkla seçilebiliyor, ezanın sesi duyuluyordu. 1993’ten önce, Zohrab Azeri arkadaşlarını ziyaret etmek için nehirden karşı tarafa yürüyebiliyormuş. Ama o günler çok geride kalmıştı. Bagaran tarafında, askerî bölge olduğu için nehre yaklaşmak bile yasaktı. Eskiden insanlar Ahuryan kenarında olta atıp balık tutabiliyor, piknik yapabiliyormuş. Zohrab bizi nehre götürdü ama suyun 10-20 metre berisine gerilmiş dikenli telleri aşamadık.
O günün geri kalanını ve ertesi günü köylülerle konuşarak ve onların fotoğraflarını çekerek geçirdik. Son olarak da, kayısı bahçesinde Zohrab ve Kohar’ın birkaç portre fotoğrafını çektim. Zohrab, çiçeklerin etrafında vızıldayan bir arıyı göstererek şöyle dedi: “Şu arıya bakın. Türk tarafından geliyor bunlar, bizim ağaçlardan polen toplayıp karşı tarafta bal yapıyorlar. Bizim topraklara tohum da yayıyorlar. İki köyün de toprağını güzelleştiriyorlar. İnsanlık da bu iyi niyet elçisi arı gibi olsa keşke. Umarım bir gün, bizim çiçeklerimiz ve şu arı sayesinde ürettikleri o güzel baldan tadabilirim.”
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

