Her ne olduysa, Eric yüzündendir. Daha doğrusu, onun sayesindedir. İstanbul’a taşınmadan iki yıl kadar önce, Toronto Pomegranate Ermeni Film Festivali’nde tanıştığım Eric Nazarian’dan söz ediyorum. Toronto’daki son üç yılımda, festivalin resmî fotoğrafçılığını yapmıştım. 2008’deki festival hem yönetmenler hem de filmler açısından çok ilginçti – Robert Keshishian, Serge Avédikian, Nouritza Matossian, Eric Nazarian, Mehmet Binay, Caner Alper...
Açılış gecesine kadar, bu isimlerin hiçbirini duymamıştım. O gece ve sonrasındaki iki gün boyunca hepsinin fotoğraflarını çektim, filmlerini de izledim. Her birini çok sevdim; sanırım sıkı çalıştığım, fotoğraf makinemin merceğini üzerlerinden hiç ayırmadığım için onlar da beni sevdi. Eric, Robert ve Serge bana o kadar yakın ve içten davranmışlardı ki, yaptığım iş, iş olmaktan çıkmış, safi keyfe dönüşmüştü. Yukarıdaki fotoğrafa da yansıyan bu sıcak tavrı festival boyunca sürdürdüler. Birbirimize o kadar çok ısınmıştık ki, festivalin bitiminde Eric ayrılırken Toronto’ya epey uzak bir yerde, Los Angeles’ta yaşadığından onu bir daha göremeyeceğim diye üzülmüştüm.
Ama işte, hayat, kişisel yolculuğumuzda karşılaştığımız eğri büğrü, zorlu patikaları aşmamızı kolaylaştıran sürprizlerle, bizi açmazlardan kurtaran dönüm noktalarıyla dolu. Yeni hayatlara yelken açıp okyanusları aşarken, gittiğimiz yerde bizi neyin beklediğine dair en ufak bir fikrimiz olmasa da iyi niyet, sabır ve azimle, hepsinden önemlisi şansın yardımıyla, nihayetinde her şey yoluna giriyor. İstanbul’a taşınmamdan bir ay sonra, Eric’ten bir e-posta mesajı aldım. Bir film yapmak için İstanbul’a geleceğini, ortak bir arkadaşımızdan İstanbul’a taşındığımı duyduğunu ve görüşmek istediğini söylüyordu.
Eric’le İstanbul’da iki kez buluştuk. Şimdi, on dört yıl sonra geriye baktığımda, bu buluşmaları, bana yeni hayatımın eşiğindeyken bahşedilen bir lütuf olarak görüyorum. Eric’in İstanbul’a ilk gelişiydi, benim dışımda da birçok kişiyle randevusu vardı. Neden bilmem, ısrarla, randevularına beraber gitmemizi, görüşeceği insanlarla tanışmamı istiyordu. Aras Yayıncılık’a ilk gidişimi hiç unutmuyorum. Yayınevinin çalışanları beni o kadar sıcak karşılamışlardı ki, o zamandan beri, ne zaman aklıma esse, hiç çekinmeden ziyaret ediyorum Aras ofisini. O gün, Eric’in İstanbul’da çekeceği film için iş birliği yapacağı birkaç kişiyle daha görüştük.
Eric, ikinci buluşmamızda, beni, yeni filminin dâhil olduğu projeyi geliştiren kuruluşta çalışan, Çiğdem diye biriyle tanıştırmak istediğini söyledi. “Her ne olduysa Eric sayesindedir” derken, Çiğdem’le görüşmemizin uzandığı yerleri, doğurduğu müthiş sonuçları kastediyorum. Çok konuşkan ve cana yakın bir kadındı. O da beni, birçok benzer yönümüz olduğunu düşündüğü, Özcan adlı bir arkadaşıyla tanıştırmak istedi; bu tanışıklığın benim için çok iyi olacağını söylüyordu. Nitekim, bizi ortak bir e-posta mesajıyla tanıştırdı. İstanbul’daki fotoğrafçılık hayatım, ilk ivmesini o mesajla kazandı.
Özcan Yurdalan’la buluştuk. Çiğdem’in söylediği gibi, dingin aura’sıyla ışıldayan, çok iyi biriydi. Fotoğraf çalışmalarımı merak etti; ben de ona Toronto’daki evsizlerle ilgili hikâyemi gösterdim. Etkilendi. Bir-iki bardak çay içtik, sonra beni iki arkadaşıyla tanıştırmak istediğini söyledi. Kalktık, Galata Kulesi’nin yanındaki Galata Fotoğrafhanesi’ne gittik. Orada, arkadaşları Yücel ve Vedat’a, evsizlerle ilgili foto hikâyemi gösterdi; çok beğendiler, görebilecekleri başka bir çalışmam olup olmadığını sordular. Yanımdaki taşınır bellekte, annem ve İvan’la ilgili foto hikâyem vardı, verdim. Yücel’in ve Vedat’ın İngilizceleri, benim Türkçem kadardı ama sanırım o gün söylediklerini anladım. Aralarında biraz konuştular, sonra Yücel bana üç öneride bulundu. Bunların ilki, annemle ilgili çalışmamı, yılda iki kez çıkardıkları dergide yayımlamaktı. İkincisi, Galata Fotoğrafhanesi’nde foto hikâye atölyesi yapmak üzere bir müfredat geliştirmemdi. Beni en çok heyecanlandıran ise üçüncü öneriydi. Ermenistan-Türkiye diyaloğu çerçevesinde, iki ülkeden beşer genç fotoğrafçının da yer alacağı, büyük bir proje hazırlıyorlardı; Yücel benden, onlar için bir görsel hikâye anlatımı atölyesi yapmamı istiyordu.
İnanır mısınız bilmem, bu önerilerin üçü de hayat buldu. On fotoğrafçı, ‘Beklemekten Öte’ başlıklı, çok etkileyici bir proje yaptı. Annemle ilgili foto hikâyem yayımlandı. Galata Fotoğrafhanesi’nde birkaç yıl boyunca atölye çalışmaları yaptım ve bu atölyeler olmasa belki de tanışma fırsatı bile bulamayacağım, çok yetenekli fotoğrafçılar tanıdım. Tüm bunlar olduğu için hâlâ kendimi son derece şanslı hissediyorum. Vaktiyle, kendini gençlere ve nefretsiz bir dünyaya adamış bir toplulukta yer alıp Galata Fotoğrafhanesi’nin çalışmalarına tanıklık ettiğim için, gurur da duyuyorum.
Dolayısıyla, teşekkürler sevgili Eric!
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



