Pazar günü sona eren Fransa 2026 belediye ikinci tur seçimlerinin ardından, Ulusal Birlik (RN), Cumhuriyetçiler (LR), Sosyalist Parti (PS) ve La France Insoumise (LFI) partilerinin temsilcileri kazanımlar elde ettiklerini iddia etti.
Bu da aslında kimsenin gerçekten kazanmadığını gösterir.
La France Insoumise “çığır açtık” dedi. Parti socialiste büyük şehirleri aldığını işaret etti. Rassemblement National kasabalarda büyüdüğünü ilan etti. Sağ, kendi haritasını çizdi.
Rakamlar var. Haritalar var. Yüzdeler var. Ama asıl veri orada değil.
Asıl veri şu: Bu seçimde kim konuştu değil, kim konuşmadı.
Resmî sonuçlara göre 17 milyondan fazla Fransız seçmenin yaklaşık yüzde 57,47'si oy kullandı. Yani neredeyse her iki kişiden biri sandığa gitmedi. Bu, bir rakamın ötesinde bir veri: Çok düşündürücü olması gereken bir sonuç.
Bana göre ise 2026 Belediye Seçimleri, Fransa’da yalnızca yerel yönetimlerin kimde kalacağını belirlemedi. Bu seçimler, Cumhuriyet’in kendisiyle kurduğu ilişkinin ne kadar çatladığını, nerelerde hâlâ sürdüğünü ve en önemlisi nerelerde artık tanınmadığını görünür kıldı.
Paris’te, Lyon’da, Marsilya’da tartışmalar yine bildiğimiz eksenlerde döndü: Ekoloji, kamu hizmetleri, güvenlik, ulaşım, konut. Ama asıl hikâye, çoğu zaman manşetlere tam olarak girmeyen bir yerde yazıldı: Banliyölerde.
Orada mesele çöp toplama ya da ulaşım hattı değildi. Mesele şuydu: Ben bu ülkenin eşiti miyim? Mesele, görünmekti ve devletin gözünde eşit, denk hale gelmekti.
Bu nedenle, bu seçim, belediyelerin kimde kalacağını belirlemedi sadece. Cumhuriyet’in kimde kaldığını sorgulattı.
Merkez sabit, çevre kaynıyor
- Büyük şehir merkezlerinde sol (özellikle La France Insoumise ve Yeşiller) belirli alanlarda güç kazandı.
- Sağ ve aşırı sağ (özellikle Rassemblement National) küçük ve orta ölçekli kentlerde ilerlemeye devam etti.
- Banliyölerde ise katılım düşük kaldı, ama bu “ilgisizlikten” değil, daha derin bir kırılmadan kaynaklandı.
Çünkü banliyö seçmeni için sandık çoğu zaman işlemeyen bir mekanizma anlamına geliyordu: “Oy veriyorum, ama hayatım değişmiyor.”
Bu ilgisizlik değil. Bu, deneyimlenmiş bir hayal kırıklığı oldu hep.
Banliyö: Cumhuriyetin kör noktası
Fransa’nın “banlieue” dediği yerler, yalnızca coğrafi bir periferiyi değil, aynı zamanda siyasal bir dışarıyı ifade ediyor. Özellikle göçmen kökenlilerin, Kara Afrika kökenli Fransız nüfusun yoğun olduğu bölgelerde, üç temel gerçeklik var:
- Temsil eksikliği,
- Ekonomik dışlanma,
- Sürekli denetim ve güvensizlik ilişkisi (polis, idare, medya)
Bu üçlü yapı, klasik vatandaşlık fikrini aşındırıyor. Resmi söylemde herkes “Fransız”. Ama pratikte herkes eşit değil. Resmî dilin söylediği: “Herkes eşit.” Fakat gerçek hayatın her an yönelttiği soru: “Peki kim gerçekten eşit?”
Her seçimin yükünü taşıyan bu gruplar, belediyeler sol ya da sosyalist olsa bile, yönetim kurullarında ya da belediye meclislerinde hak ettikleri ölçüde temsil edilmeden yıllarca yaşadı. Sabah altıda kalkıp işe gitmemiş, lojmansız ve kartsız kalmamış, valilik kapısında aylarca iki satırlık bir izin belgesi için beklememiş, bekleyeni görmemiş, metroya binmemiş ve en önemlisi bu hayatlarla gerçek bir empati kuramamış masa başı solcular tarafından yönetildi kimi mahalleler. Temsil eden ama temas edemeyen.
25 yıldır yaşadığım Saint-Denis de böyle bir yerdi. Bu seçimde ise ilk kez ciddi bir kırılma yaşandı. Bally Bagayoko, 15 Mart’taki ilk turda yüzde 50,77 oy alarak belediye başkanlığını kazandı ve Île-de-France bölgesinin ikinci büyük şehrini 25 yıllık Sosyalist yönetimin ardından Sosyalist Parti’den geri aldı. Nelson Mandela’nın sözünü hatırlatan bir sonuçtu bu: “Bizsiz bizim için yapılan her şey, bize karşı yapılmış demektir.”
Banliyö seçmeni: Sessizlik mi, yeni bir dil mi?
Seçimlere katılım oranının düşüklüğü genellikle “ilgisizlik” olarak okunur. Oysa burada daha karmaşık bir şey var. Birçok banliyö sakini için sandık şu anlama geliyor: “Ben oy veriyorum ama hiçbir şey değişmiyor. Ben buradayım ama sen beni saymıyorsun.”
Bu, klasik politik yabancılaşmadan farklı bir şey: Deneyimlenmiş bir etkisizlik hissi. İçinde birikmiş bir potansiyel ve enerji taşıyan bu deneyim, bu seçimde ortaya çıktı.
Yeni kuşak: Ne tam entegrasyon ne tam kopuş
Yeni kuşak artık ebeveynlerinin dilini konuşmuyor. Onlar ne “entegrasyon” masalına inanıyor ne de tamamen sistem dışı bir kopuşa yöneliyor
Onların pozisyonu daha karmaşık: Sistemin içinde ama ona ait hissetmeyen bir varoluş.
Bu nedenle siyasal davranışları da klasik kategorilere sığmıyor: Sandığa gitmeyebiliyorlar, yerel kolektiflerde örgütlenebiliyorlar ve kültürel ve dijital alanlarda görünürlük kuruyorlar.
Bu, klasik siyaset için “okunamayan” bir alan yaratıyor.
Fransa’nın krizi
Fransa kendini evrensel bir model olarak anlatır: Kimlik yoktur, vatandaş vardır. Fark yoktur, eşitlik vardır.
Ama banliyölerde yaşayanlar için bu söylem çoğu zaman şöyle hissedilir: “Senin farkın yok sayılıyor ama sen eşit de değilsin.”
Bu çok sert bir çelişki. Bu çelişki, özellikle Kara Afrikalı nüfus için daha keskin.
Çünkü görünürler (ten rengi, kültür, isim) ama tanınmazlar (temsil, güç, karar mekanizması).
Bu da bir tür asimetrik görünürlük üretir: Görünürsün ama duyulmazsın.
Yerel yönetimlerin sınırı
Bu seçim bir şeyi çok net gösterdi: Belediyeler tek başına bu krizi çözemiyor çözemeyecek.
Çünkü: Konut politikası ulusal düzeyde belirleniyor, polis merkezi devlete bağlı, eğitim sistemi merkezî ve ekonomik fırsatlar makro politikalarla şekilleniyor.
Yani bir belediye başkanı, aslında çok sınırlı bir alanı kontrol ediyor. Farklı bakış açıları ve yeni stratejiler belirlenmezse, aradaki boşluk doğru doldurulmazsa, yerel, tek başına kurtuluş değildir.
Radikalleşme riski ve umut aralığı
Bu boşluk iki farklı yöne açılabilir:
1. Radikalleşme (sağ veya sistem dışı): Temsil edilmediğini hisseden kitleler, daha sert ve dışlayıcı söylemlere kayabilir.
2. Yeni politik formlar: Yerel kolektifler, dayanışma ağları, alternatif temsil biçimleri gelişebilir.
Şu an Fransa bu iki ihtimalin tam ortasında.
Banliyö bir sorun değil, bir ayna
Belki de en kritik nokta şu: Banliyö, Fransa’nın sorunu değil. Banliyö, Fransa’nın aynası.
Orada görülen şey şu: Eşitliğin sınırları, evrenselliğin kırılganlığı ve demokrasinin eksikliği.
Göçmen nüfusun iradesi, bu yüzden yalnızca bir “azınlık meselesi” değil. Bu, Cumhuriyet’in kendine sorması gereken bir soru: Gerçekten herkes için misin?
Sonuç olarak, bu seçimin gösterdiği bir diğer şey: Sandık var. Ama temsil eksik. Hak var. Ama erişim sınırlı. Eşitlik var. Ama deneyim yok.
Banliyöde yaşayan insanlar bugün, Fransa’nın en önemli siyasal sorularından birini taşıyor: Görünmek mi istiyoruz, yoksa gerçekten var olmak mı?
Ve bu soru yalnızca onların değil. Bütün bir Cumhuriyetin, bir ülkenin kendine sorması gereken en zor soru.



