Yıllarca Tarlabaşı’nı fotoğraflayan gazeteci Ali Öz’ün “Tarlabaşı ‘Kayıp Şehir’” kitabı 10 yıl aradan sonra Mast Enerji’nin desteğiyle yeniden basıldı. Albümün ilk baskısı “Tarlabaşı ‘Ayıp Şehir’” olarak yayınlanmıştı ve dünyanın en seçkin kütüphanelerinden olan İskenderiye Kütüphanesi’nde yerini almıştı. 50 bin fotoğraf arasından seçilen ve kitaba konan fotoğrafların her biri farklı bir hikaye anlatıyor. Bu kitaptan elde edeceği gelirle 1980’ler Türkiye fotoğraf albümünü basmayı planlayan Ali Öz ile yeni basılan kitabı ve Tarlabaşı üzerine konuştuk.
Tarlabaşı’nı fotoğraflamaya nasıl başladınız?
Ben zaten 1983'ten sonraki toplumsal olaylarda hep oradaydım. Çatışmalar sırasında 1 Mayıs'ta, IMF Çatışmalarında, Kürt Meselesinde, Tarlabaşı Bulvarı'nın açılması sırasında yine oradaydım. Tarlabaşı'na yabancı bir insan değildim. Tarlabaşı Yıkım Kentsel Dönüşüm Projesi diye bir proje başladığı vakit, 2010 yılları civarı, ben kolları sıvadım, dedim ki “burada bir kültür var, bir mimari bir doku var, yok olmadan belgelemeliyim.”
Ve çalışmaya başladım. Çalışırken şunu düşündüm, tamam çalışıyorum ama bu insanların sesini duyurmam lazım. Sosyal medyayı kullanmaya başladım. Bu sosyal medyada bomba etkisi yaptı.
Beyoğlu’nda gün içinde bir sürü insan dolaşır ama bir de arkada hayat var. Mesela oraya girmesi, insanlarla çalışması, az bir zaman değil, on yılımı verdim bu işe. Ben fotoğraf çekmedim; yaşadığım döneme tanıklık ettim. Fotoğraf makinem ise o tanıklığın dili oldu. 2013’te yaklaşık 125 fotoğraflık bir sergi açtık ve ardından bu sergiler Türkiye çapında devam etti: Ankara’da, İstanbul’da, Mersin’de, İzmir’de…
Bir fotoğrafçı olarak Tarlabaşı’nı neden fotoğraflama ihtiyacı duydunuz?
Ben zaten 45 yıldır politik belgesel alanında çalışıyordum. Gücümün yettiği kadarıyla bütün toplumsal olayları fotoğraflıyordum. İşçi eylemlerinde, 1 Mayıslarda, Cumartesi Anneleri’nde beni görmeniz mümkün.

Fotoğraf benim için hiçbir zaman estetik bir gösteri olmadı.
Objektifimi, sesi duyulmayan insanların hayatına çevirdim. Çünkü inanıyorum ki bir toplumun gerçek tarihi, saraylarda değil; sokaklarda, fabrikalarda, köylerde, meydanlarda ve yıkılmaya terk edilen mahallelerde yazılır. Ben 45 yıl boyunca o tarihin sessiz tanığı olmaya çalıştım. Eğer geriye bir iz bırakabildiysem, bunun nedeni iyi fotoğraflar çekmiş olmam değil; insanın hikâyesine sadık kalmış olmamdır.
Tarlabaşı, insan hikayelerinin bol olduğu, fotoğrafa iyi gelen bir mahalle. Bir de çok alengirli, çetrefilli bir yer. Kentsel dönüşümü duyduğum vakit “Buradaki hayatı yok olmadan belgelemeliyim, tarihi belge olarak bırakmalıyım.” diye düşündüm. O nedenle 10 yılım Tarlabaşı’nda geçti.

Kitabın 10 yıl önceki ilk baskısındaki adı “Tarlabaşı ‘Ayıp Şehir’” iken yeni baskısındaki adı “Tarlabaşı ‘Kayıp Şehir’”. Sizin için buradaki “ayıp” ve “kayıp” kavramları ne ifade ediyor?
Fotoğrafın ilk baskısında kapakta horoz fotoğrafı vardı. Horoz, her zaman karşı çıkan, diklenendir hatta horozlanmak deyimi vardır. Biz de o dönemde Gezi olaylarına ithafen bu fotoğrafı seçmiştik.
O dönemdeki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma, soysuzlaştırma hareketleri falan... Tarlabaşı çok büyük ses getirmişti. O nedenle horoz fotoğrafını koyduk. Ve ayıp kelimesini de Feyyaz Yaman koydu. Fakat bu ayıp, oradaki insanların ayıbını değil, aslında devletin ayıbını ifade ediyordu.
Çünkü orası Birleşmiş Milletler Kampı gibi çok farklı kültürlerin bir arada yaşadığı yer. Çok eski, Yahudi, Ermeni ve Rum toplumunun ağırlıkta yaşadığı bir semt. Bedrettin Dalan, Tarlabaşı Bulvarı'nın yapımı sırasında “Ne olacak 2-3 tane Rum'un evini yıkmakla” dedi. Ve yıllarca o insanlar kendi kaderlerine terk edildi.
Şimdi horoz, başta söylediğimiz gibi diklenme, karşı çıkma, direnmeyi anlatan bir fotoğraftı. Bugün geldiğimiz noktada ülkece teslim olduk. Şu anda korkunç günler yaşıyoruz. Yani kaybedilmiş, hatta bitik bir ülkede yaşıyoruz. Demokrasisi olmayan, hukuku olmayan, ahlakı olmayan bir ülke olduk. Kentsel dönüşüm diye insanların evlerinden atıldığı, kaybedilmiş bir dünyada yaşıyoruz şu anda. O yüzden kayıp şehir adını koyduk yeni baskıda.
Tarlabaşı ile bağınızı nasıl kurdunuz, sizin için neden özel bir yer?
Sadece Tarlabaşı değil, insana dair her şey benim için çok ilintili. Ben zaten hep insan olarak odaklı çalıştığım için, Tarlabaşı da benim için en önemli yerdi. Yani oradaki insanların dramını anlatmak.

Ben tabii bu insanlarla çok güzel günler yaşadım. Acılarına, sevinçlerine, düğünlerine ortak oldum. Pavyonlarının içine girdim. Evime döndüğümde gördüklerimden, yaşadıklarımdan kafamı yastığa koyduğum vakit ağladığım zamanlar oluyordu.
Bir de, her gün gidiyordum, sabah 9’dan gece 12'lere kadar. Dolayısıyla Tarlabaşı insanıyla çok kolay bağ kurdum, beni çok seviyorlardı. Artık “köyün delisi geldi” diye bakıyorlardı bana.
Tarlabaşı’nda fotoğraf çektiğiniz dönemde unutamadığınız bir anınız var mı, bize anlatabilir misiniz?
Oranın sembol bir kadını vardı: Nuray ablam. Bu kadıncağız Bingöl Depreminde ailesini kaybettikten sonra Ankara’da yurtta kalmış. Yurtta kaldığı dönemde tecavüze uğrayıp hamile kalınca yurttan İstanbul’a kaçmış. İstanbul’a geldiğinde barlarda, pavyonlarda çalışmış. Onu tanıdığım dönemde tuvalet bekçiliği yaparak ve mendil satarak hayatta kalmaya çalışıyordu. Hayat kadınıydı yani hayat tecrübesiyle dolu bir kadındı. Her zaman çok iyi bir dostluğumuz vardı onunla, çok iyi kalpli bir insandı. O benim için çok özel bir insan. En güzel anım, Nuray ablayla olan anım.
Oradaki diğer insanlarla da tabii çok güzel anılarım var. Mesela Azeri bir aile vardı. Çocukları beni gördükleri vakit “Ali amca” diye yüz metreden koşarlardı.
Benim sayemde, yaptığım işler sayesinde oradaki yoksul insanlara yardımlar ulaştı, oradaki binalar boşaltılınca insanlar kediler, köpekler için mama bırakmaya başladılar. Böyle güzel anılar kaldı.
Kentsel dönüşümün insanlar ve mahalle kültürü üzerinde nasıl etkileri olduğunu gözlemlediniz?
Tarlabaşı’nda insanlar bir gecede buharlaşmaya başladı. Çünkü devlet hırsızlara “Bu binaların içine girin, kazı yapın.” diyerek yol verdi. Temelini kazınca binalar gözümün önünde kendi kendine yıkıldı. Sonrasında oradaki insanlar uzaklara gittiler.
Unutamadığım anımı anlatayım. Ahmet amca diye bir adam vardı. Çok mücadele verdi. “Sen Tayyip nerede oturuyorsun? Sen Kadir Topbaş nerede oturuyorsun? Ben para istemiyorum. Ben evimi istiyorum.” dedi. Ve adamı en sonunda evinden atmaya kalktılar, kalpten öldü adam.
Türkler ve Romanlar zaten buradaydı sonra Kürt göçüyle birlikte Kürtler geldiler, midye işi yapıyorlar. Ondan sonra Suriyeliler akın etti. Son gittiğimde Araplar ve Siyahiler yoğunluktaydı.
Yoksul insanlar orada tutunup yaşamaya çalışıyorlar. Oradan uzaklaşan insanlar da çok uzaklara gittiler: Arnavutköy, Dolapdere, Hacıhüsrev. Mahalle kültürü tam anlamıyla yok olmadı ama bozuldu.
Tarlabaşı’nda uzun yıllar çalıştıktan sonra aynı sokaklarda bugün yürürken ne hissediyorsunuz?
İnsan profili çok değişti, hızla değişmeye devam ediyor. Çocuklar büyüyorlar. Mesela on kadar çocuğun fotoğrafını çekmişim. Eminönü'de karşılaştım 7-8 tanesiyle. Hepsi okuyor.
Şimdi bu ekonomik krizle birlikte yozlaşma orada da arttı. Yani hiç başıma gelmeyen bir olay geldi geçen sene ramazan davulcusunu çekmek için gittiğimde. Çünkü bayramlar orada çok ilginçti. Ramazan davulcusu dolaşır, çocuklar da onun peşinde. Çok ilginç kareler çekebiliyorum. Bir gün bana bir siyah kadının fotoğrafını çekecektim. Uyuşturucu satıcısı birileri huylanıp benim üstüme geldi. Sonra arkadan bir tane oğlan ensemden çok kalleşçe yumruk attı.
Ama ben yine de gelip gidiyorum. Rahatça dolaşabiliyorum o mahallede. Yeni çocuklar tabii kimisi tanıyor kimisi tanımıyor. Eskisi kadar yoğun gidemiyorum çünkü. Bu çalışmamla Beyaz Türklerle Tarlabaşı arasında bir köprü görevi gördüm aslında. Yani birbirlerine dokundular.
Ali Öz’ün “Tarlabaşı ‘Kayıp Şehir’” kitabının yeni baskısını satın almak için [email protected] adresine mail atabilirsiniz.



