Lensler konuşabilseydi
Bir düğün
Ben ‘kilise’ kelimesini 2007 yazında öğrendim. Türkiye’ye ilk gelişimdi. Dört-beş gün İstanbul’da kaldıktan sonra, annemin ve babamın memleketi olan Diyarbakır’a gidecek, oradan da otobüsle Halep’e geçip akrabaları ziyaret edecektim. İstanbul’daki günlerim epey sıkıcı geçiyordu. Bu şehir ve büyülü semtleri hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Çok kötü bir turisttim. Galata’da, Galip Dede Caddesi üzerindeki bir hostelde kalıyor, Beyoğlu’nun dışına adım atmıyordum. Sevdiğim kadın, şehrin bir banliyösünde yaşayan ailesini ziyarete gitmişti. Kanada telefonum çalışmadığından, gün içinde hosteli arıyor, “Şu saatte buluşalım” diye bana haber bırakıyordu. Buluşamamak benim için büyük hüsran oluyordu. Ben dışarıdayken not bırakmışsa gecikmeden alabilmek için sık sık hostele uğramam gerekiyordu. Dolayısıyla, o seyahatte Beyoğlu ve biraz da Karaköy dışında neredeyse hiçbir yeri görmedim.
Gece gündüz İstiklal Caddesi’nin arka sokaklarında dolaştım. Beyrut’taki ortaokul yıllarımda öğretmenlerim sayesinde tanıdığım Sibil, Baronyan, Yesayan gibi İstanbullu Ermeni edebiyatçıların eserlerinde geçen ve adlarıyla bile beni büyüleyen Üsküdar’a, Beşiktaş’a, Kadıköy’e, Kınalıada’ya gitmek hiç aklıma gelmedi. Şimdi düşündüğümde, o seyahatte bir nevi geçici hafıza kaybı yaşamışım gibi geliyor bana. Bu yazarların Pera’yı, Boğaziçi’nin iki yakası arasında gidip gelen vapurları, tramvayları anlattıkları satırlar âdeta silinmişti zihnimden. Oysa onların hikâyelerini ilk okuduğumda, o sokakları ve mahalleleri ne çok hayal etmiştim.
Ama günlerimi sırf aylaklık ederek geçirmedim. Fotoğraf makinem hep yanımdaydı, bir sürü fotoğraf çektim. Agos’u da çok merak ediyordum. Hrant Dink’in kim olduğunu o seyahatimden bir yıl kadar önce öğrenmiştim; gazetenin ofisine gidip başsağlığı dilemek istesem de, bu trajik ölümün üzerinden henüz sadece yedi ay geçmiş olduğu için, yolda herhangi birine Agos’un yerini sormaya cesaret edemedim. Bir iki kez, sokakta fısıltı düzeyinde söylenen Ermenice kelimeler duydum ama o kişilere yaklaşıp konuşmak istediğimde sıcak tavırlarla değil, şüphe dolu bakışlarla karşılaştım. Gazeteye, Ermeni kiliselerine ve Patrikhane’ye nasıl gidebileceğime dair sorularıma da yanıt alamadım elbette.
İstanbul’dayken yapmak istediğim şeylerden biri, Vova müzik grubunun albümlerini almaktı. Toronto’da, ağabeyim Hraç’ın Ermenistan’dan getirdiği kopya kasetler arasında Vova’nınki de vardı. Grubun şarkılarına bayılmıştık ama o kaset bir albümün tam kopyası mıydı, yoksa çeşitli albümlerden yapılmış bir seçki miydi, bilmiyorduk. İstanbul’da, gördüğüm her müzik mağazasına girip Vova’nın albümlerini soruyor, hiçbirinde bulamıyordum. Sanırım üçüncü günümdü. Türkçe yazılıp İngilizceye çevrilmiş romanlara bakmak için girdiğim bir kitabevinde, müzik CD’lerinin olduğu bir raf dikkatimi çekti. Bir genç yanıma yaklaştı; yabancı olduğumu anlayıp, jest ve mimiklerle, birkaç da İngilizce kelimeyle, ne aradığımı sordu. Bir kâğıt parçasına ‘Vova’ ve ‘Hemşin’ kelimelerini yazıp ona gösterdim. Başıyla ‘evet’ işareti yapıp bir CD getirdi. Özür diler gibi bir gülümsemeyle “Tek albüm” dedi. ‘Tek’in ne demek olduğunu biliyordum ama yine de çok sevinmiştim.
Adı Murat’tı. Tesadüfe bakın ki Diyarbakırlıydı. Kürt’tü; Ermenileri çok sevdiğini söylüyordu. Vova’nın müziği bizi bir araya getirmişti. Herhangi bir konuda sormak istediğim bir şey olursa yine yardım edebileceğini söyledi. Etti de. Ertesi gün kitabevine bir kez daha uğradım. Murat “Ermeni Patrikhanesi”, “Kumkapı”, “Meryem Ana Kilisesi” sözlerini tekrarlayarak bana bir şeyler anlatmaya çalıştı. ‘Patrikhane’ ve ‘kilise’ kelimelerini daha önce duymamıştım, anlamıyordum; Murat ise ısrarla “You must go, you must go, beautiful” (Gitmen lazım, güzel) diyordu. Şaşkın yüz ifademde bir değişiklik olmadığını görünce kâğıt kalem aldı, bir kilise kubbesi, üstiüne de haç çizdi. “Meryem Ana Kilisesi... Kilise, kilise... Patrikhane... Kumkapı” diyordu. Neden sonra, Kumkapı semtindeki Patrikhane’den ve onun yanında bulunan, Meryem Ana adlı bir kiliseden söz ettiğini anladım. Oraya gitmek için izlemem gereken yolu yine kâğıda çizerek anlattı. O günlerdeki tek arkadaşım, eski dostum Murat... Birkaç yıl sonra İstanbul’a taşındığımda onu tekrar görmeyi çok istedim. Kitabevi kapanmıştı, Murat da ortalarda yoktu artık. Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı Kumkapı Meryem Ana Kilisesi’nde, beni oraya gönderdiği gün çekmiştim. Şimdi yolum ne zaman Kumkapı’ya düşse, onun gülümseyişi gözümün önüne geliyor.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz

