35 yaşındaki Filistinli avukat Meead Abu al-Rub, 11 Nisan Cuma günü yayımlanan L’Espresso dergisinin “İstismar” başlıklı kapağında yer alan fotoğrafıyla uluslararası çapta hafızalara kazınan bir yüz haline geldi. Fotoğraf, sistematik bir şiddetin açık belgesi, silahlı İsrailli bir yerleşimcinin saldırganlığını ve kolonyal tahakkümün sıradanlığını görünür kılan bir kesit olarak insanlığın utanç sayfalarında yerini aldı. Hatta daha açık söylemek gerekirse suç mahallinin de kanıtıdır. Bu görüntü, tekil bir taşkınlıktan ziyade süreklilik kazanmış bir şiddet düzeninin donmuş hali ve asla bir istisna değil.
12 Ekim 2025 günü Hebron’un güneybatısında yaşanan bu şiddet anı, bir zeytin hasadından. Meead’a göre gün başlangıçta sakindi. Yerel halk ve barış aktivistleri birlikte zeytin topluyor, geleneksel Filistin dansı dabke oynuyor ve halk şarkıları söylüyorlardı. Ancak daha sonra durum değişti. 30’dan fazla İsrail askeri tarafından korunan 20’den fazla yerleşimci olay yerine geldi. Orada bulunan herkesi tehdit edip hakaret ettiler ve video çektiler. Fotoğrafta görülen yerleşimci, Filistinlilere tutuklanacaklarını ve İsrail’deki Al-Moskobiya hapishanesine götürüleceklerini söyledi.
Yerleşimciler, şiddetin aktif uzantısı
Meead’dan öğrendiğimize göre yerleşimciler, ordunun koruması altında hareket etti ve askerler protestoculara göz yaşartıcı gaz da attı. “Bizi korkutmaya çalıştılar ve tutuklamakla tehdit ettiler. Eğer etkinliği iptal edip geri çekilmeseydik, yerleşimciler doğrudan üzerimize ateş etmekten ve bizi öldürmekten çekinmezdi, çünkü silahları hazırdı” diye anlatıyor Filistinli kadın Middle East Eye’a verdiği röportajda.
Görüldüğü üzere işgal altındaki Filistin’de zeytin hasadı yapmak, yalnızca tarımsal bir faaliyet değil mülkiyet, emek ve toprağın tarihsel bağını temsil eden bir praksis. Kolonyal sistem, sadece toprağı değil, toprağa dair ilişkiyi de yeniden düzenlemeye çalışmış ve kontrol altında tutmak istemiştir. Yerleşimciler, asla birey değildir, şiddet sarmalının aktif birer uzantısıdır. Arkalarındaki askeri güç, bu yapının zor kullanan aygıtıdır. Tehditler, hakaretler ve silahların teşhiri rastlantısal değildir, tüm bunlar asimetrik güç ilişkilerinin yönetimidir. İşgalci disiplin üretimi de diyebiliriz buna. Amaç yalnızca korkutmak değil, siyasal özneyi pasifleştirmek, kolektif iradeyi parçalamaktır. Zeytin hasadı mülkiyetin tarihsel iddiasını taşıdığı için hedef alınıyor. Bu durum, toprağın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sembolik ve hukuki olarak da yeniden kolonize edildiğini gösterir.
Meead Abu al-Rub’un “Dağılmasaydık bizi vururlardı” ifadesi, bir anlık gerilimi değil, yapısal bir gerçeği haykırıyor. O da şu ki şiddet İsrail için, olağan bir yönetim tekniği. Burada hukuk, gücü sınırlamıyor, aksine gücün söylemsel kılıfına dönüşüyor. Marksist açıdan bakıldığında uygulanan baskının gayesi apaçıktır ki mülksüzleştirmedir.
Meşrulaştırılmış şiddet tekeli
Frantz Fanon’un şiddet analizine göre, kolonyal düzen kendisini yalnızca baskı yoluyla değil, aynı zamanda öznenin parçalanması üzerinden kurar. Buradaki yerleşimci şiddeti, bireysel patolojiden çok, kolonyal iktidarın gündelik yeniden üretimidir. Silahlı yerleşimcilerin askeri koruma altında hareket etmesi, Fanoncu anlamda “meşrulaştırılmış şiddet tekeli”nin pratik tezahürüdür: Şiddet yalnızca uygulanmaz, aynı zamanda devlet tarafından organize edilir ve normalleştirilir. Anti-kolonyal perspektiften bakıldığında ise daha net: Bu, yerli halkın tarihsel ve toplumsal varlığının sürekli yeniden askıya alınmasıdır. Çünkü cezasızlık, burada istisna değil, sistemin temelini oluşturur. Fail korunuyor, mağdur suçluya dönüştürülüyor. Böylece şiddet meşrulaştırılıyor. Meead o an korkmadığını söylüyor. Çünkü sürekli tehdit altında yaşamak, korkuyu silikleştiriyor.
Korku aslına bakarsanız işgal altındaki topraklarda yerini dirence bıraktı.
Fotoğraf dolaşıma girip dünya gündemini sarsar sarsmaz İsrail hükümeti ve İsrail yanlısı propaganda kanalları önce fotoğraf için “yapay zeka ürünü” ya da “gerçek değil” diyerek tepki verdi. Ardından söylem değişti ve fotoğraf “antisemitik” olmakla itham edildi.
İsrail’in Roma Büyükelçisi Jonathan Peled, kapak fotoğrafını “manipülatif” olarak nitelendirdi ve bunun “karmaşık gerçekliği çarpıttığını”, “stereotipleri ve nefreti güçlendirdiğini” söyledi. Filistinlilere yönelik saldırılara, pogromlara dair tek kelime etmedi.
Antisemitik değil, gerçeğin kontrolü
Yine bir diğer İsrail yanlısı propagandist Elchanan Poupko ise fotoğrafı “antisemitik propaganda” olarak adlandırdı ve Nazi dergisi Der Stürmer’de yayımlanan görsellerle eş tuttu.
Fotoğrafı “antisemitik” olarak niteleyenlerin tutumu, antisemitizm kavramının içini boşaltan ve onu politik bir kalkan haline getiren tehlikeli bir istismarı gözler önüne seriyor. Antisemitizm, tarihsel olarak Yahudilere yönelik nefret, ayrımcılık ve şiddeti ifade eden son derece ciddi bir kavramdır, ırkçılıktır. Ancak burada devlet politikalarına ya da askeri uygulamalara yöneltilen eleştiriyi bastırmak için araçsallaştırılıyor. Bir insan hakları ihlalini belgeleyen görseli “antisemitizm” olarak yaftalamak, hem gerçek antisemitizmle mücadeleyi zayıflatıyor hem de kavramın ahlaki ve tarihsel ağırlığını aşındırıyor.
Bu fotoğraf etrafında kurulan tartışma, Edward Said’in tanımladığı temsiliyet rejiminin nasıl işlediğini neredeyse ders kitabı niteliğinde ortaya koyuyor. Burada mesele yalnızca bir görüntünün doğruluğu değil, o görüntünün neyi görünür kıldığı ve hangi anlatıyı tehdit ettiğidir. Filistinli bir kadının maruz kaldığı şiddetin belgelendiği bir kare, egemen söylemin inşa ettiği “meşru güvenlik”, “savunma” ve “medeniyet” anlatısını bozuyor. Tam da bu yüzden fotoğraf, önce “sahte” ilan edilerek gerçeklik düzleminden silinmeye, ardından “antisemitik” olarak damgalanarak ahlaki olarak gayrimeşru kılınmaya çalışıldı. Said’in çerçevesiyle bakıldığında bu, temsilin kontrolü üzerinden gerçeğin kontrol edilmesidir: Hangi acının görünür olacağına, kimin mağdur sayılacağına ve hangi şiddetin adlandırılmadan kalacağına karar veren bir iktidar mekanizması.
Kolonyal düzen ve aparatları yalnızca toprağı değil, anlatıyı da kontrol etmeyi kendine görev edinir. Bu kontrol kırıldığında, ilk refleks inkârdır: “Kurgu”, “abartı”, “çarpıtma”, “nefret söylemi”.
İnkâr, ideolojik bir savunu mudur? Kolonyalist sömürgeciler için evet. Çünkü kurup devam ettirmek istedikleri sistem, yalnızca fiziksel şiddetle değil, epistemik düzenleme ile de çalışır. Amaç neyin gerçek sayılacağına karar verme hakkına sahip olmaktır.
Hâsılı meselemiz, süreklilik kazanmış bir tahakküm biçiminin şiddeti. Bazıları bunu “karmaşık bir çatışma” olarak adlandırıyor. Oysa gerçek, bundan çok daha çıplak. Bir taraf yaşamak için direniyor. Diğer taraf bu direnişi bastırmak için her aracı kullanıyor.
Ve ne acı ki dünya, hâlâ bunun adını koymakta tereddüt ediyor.



