Mabel hakkında yıllardır kullanılan bir tanımlama var: modern zamanların ozanı.
Bu tanımlamanın bu kadar kolay kabul görmesinin bir nedeni var. Mabel’in yaptığı şey yalnızca şarkı sözü yazmak değil. Türkçenin içinde dolaşıyor sanki. Bazen unutulmuş bir kelimeyi çekip bugünün ortasına bırakıyor, bazen bildiğimiz bir kelimenin anlamını hafifçe kaydırıyor. Halk şiirinden, divan şiirinden, Anadolu’dan, şehirden, sokaktan, bugünün dilinden bir şeyler alıp hepsini birbirine karıştırıyor.
Bir şarkıda “Gözümün gördüğü, göğsümün bildiği ile bir değil” diyebiliyor; başka bir yerde “müphem” gibi gündelik hayatta neredeyse unuttuğumuz bir kelimeyi bir gülün yanına koyuyor. Sonra bütün o şiirsel dili bir anda bozup “Halleniyorsun deryaya, yerin yok bi’ damlaya” diye seslenebiliyor. Onu modern zamanların ozanı yapan şeylerden biri de bu: Aynı dilin içinde hem eski bir şiirin sesini hem bugünün sokakta söylenen cümlesini taşıyabilmesi.
Şiirle ilişkimiz de böyledir. Bir dizeyi okuruz, o anda bütünüyle anlamayız ama bir yere yerleşir. Yıllar sonra başka bir hayatın içinde, başka bir acının ya da aşkın ortasında anlamı gelip bizi bulur.
Bir bakış ne zaman müstehcen olur?
Sanat hayatın birebir kopyası değildir. Korkularımızın, arzularımızın, acımızın, aşkımızın bir insanın içinden geçip başka bir biçimde karşımıza çıkmasıdır. Bazen bir sese, bazen bir renge, bazen bir kelimeye dönüşür. Üstelik gerçeği olduğu gibi anlatmak zorunda da değildir; parçalayabilir, saklayabilir, ima edebilir.
Ama tarihin en eski sanatlarına dönsek bile değişmeyen bir şey görürüz: insan. İnsanın aşkı, yakınlığı, birbirine doğru çekilmesi. Bugünkü kimlik kategorilerimizi binlerce yıl öncesine aynen taşımak tarihsel olarak doğru değil. Yine de insanlar arasındaki yakınlığın ve arzunun tasvirlerini Antik Yunan vazolarında da, Roma dünyasında da görüyoruz. İmparator Hadrianus ile Antinous’un hikâyesi heykellerde ve portrelerde yüzyılları aşıyor.
Aşk yeni değil. İnsan yeni değil. Değişen, onları tarif etmek için kullandığımız kelimeler.
Mabel Matiz’in birkaç yıl önce müzik kanallarında yayımlanması engellenen Karakol klibinde iki erkek arasında bir aşk anlatılıyor. Birbirine yaklaşan, birbirinin etrafında dolaşan iki insan ve aralarında bir bakış var. İzlerken insanın aklından şu geçiyor: Bir aşk daha ne kadar zarif anlatılabilirdi?
Bir kadınla bir erkeğin birbirine böyle baktığını sinemada, televizyonda, kliplerde yıllardır izliyoruz. Âşık oluyorlar, dokunuyorlar, öpüşüyorlar, ayrılıyorlar, barışıyorlar. Bunların tümü hayatın ve sanatın doğal malzemesi sayılıyor. Aynı bakış iki erkek arasında belirdiğinde ise birdenbire “ima”lardan ve müstehcenlikten söz edilmeye başlanıyor.
O zaman mesele bakış değil, kimin kime baktığı.
Bir şarkının kimi seveceğine kim karar verecek? Şarkıyı yazan mı, dinleyen mi, savcı mı, mahkeme mi, devlet mi? Şarkı yazıldığı anda sanatçının hikâyesidir; yayımlandığı anda başkalarının hayatına karışır. Ben dinlerim, kendi aşkımı bulurum. Başka biri yıllar önce kaybettiği birini, bir başkası henüz hiç yaşamadığı bir aşkı. Şarkı aynıdır. Seven değişir. Aynı şarkı herkesin hayatında başka bir yere dokunur.
Aynılaştırmadan Yan Yana Getirmek
Mabel Matiz konserlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri de bu çeşitliliğin aynı alanda yan yana var olabilmesi. Konser alanına bakıyorsunuz; hayatları, inançları, kimlikleri birbirinden çok farklı insanlar yan yana. Gündelik hayatın siyasi ve toplumsal diliyle birbirinden ayrılan, belki başka hiçbir yerde aynı cümlenin içinde bile durmayacak insanlar birkaç saatliğine aynı sözleri bağıra çağıra söylüyor.
Hiçbirinin ötekine benzemesi gerekmiyor. Sanat bizi aynılaştırmadan yan yana getirebiliyor.
Âşık olmak, terk edilmek, özlemek, kıskanmak, kaybetmek; birine dönememek, birinin dönmesini beklemek… Bunların başına yüzlerce sıfat koyabiliriz. Bütün sıfatları çektiğimizde geriye bir insanın başka bir insana doğru açıklayamadığı bir biçimde çekilmesi kalıyor.
Ne demek istediğini açıkla
13 Ağustos günü Mabel Matiz’in “Ha Leylim” adlı şarkısı ve klibi hakkında “müstehcenlik” iddiasıyla yeni bir soruşturma başlatıldığını okudum.
“Yeni” diyorum; çünkü daha kısa süre önce “Perperişan” nedeniyle aynı kelimenin etrafında dolaştık: müstehcen. “Perperişan” hakkında açılan soruşturma davaya dönüştü; Mabel Matiz o davadan beraat etti. Şarkının sözleri açıldı, kelimeler didik didik edildi. Neyin neye işaret ettiği, bir metaforun altında hangi anlamın bulunduğu araştırıldı. Oysa bir sanat eserinin bütün anlamlarını açıp masanın üzerine koyamazsınız. Zaten sanatın varlık nedenlerinden biri de buna direnmesidir.
Ben Mabel Matiz’in şarkılarındaki her şeyi anlamak istemiyorum. Bir metaforun kapısını sonuna kadar açmadan önünde biraz durmak istiyorum. Metafor tam da bu yüzden metafordur: tek bir anlama kapatılmamak için. Sanatın özgürlüğü biraz da anlamın tek bir sahibinin olmamasında.
İktidar ise belirsizlikle kolay ilişki kuramaz. Tanımlamak, adını koymak, sınırını çizmek ister. Bir kelimenin nereye gittiğini, bir bakışın ne ima ettiğini, bir şakanın ne kastettiğini bilmek ister. Sanat buna direnir. Müphem kalır.
Mabel Matiz’in bir klibindeki bakışla Deniz Göktaş’ın sahnedeki şakasının yan yana gelmesi de bu yüzden. “Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisi nedeniyle tutuklanan Göktaş’a savcılık ifadesinde gösterisinden alınan bölümler tek tek soruldu; söylediği sözleri ve yaptığı esprileri açıklaması istendi.
Birinde bir bakışın açıklanması isteniyor, diğerinde bir şakanın. İkisinin karşısına da aynı talep çıkıyor: Ne demek istediğini açıkla.
Duygularımıza tercüman olmak
Birkaç yıl önce Sezen Aksu’nun “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısındaki Âdem ve Havva sözleri nedeniyle koparılan fırtınayı da bu yüzden hatırlıyorum. Bir şarkı sözü günlerce tartışıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” sözleri geldi. Sezen Aksu yine sanatla, “Avcı” ile cevap verdi. Sonra Erdoğan, sözlerinin Sezen Aksu’ya yönelik olmadığını söylerken onu “şarkılarıyla insanımızın duygularına tercüman olmuş bir sanatçı” diye tarif etti.
Duygularımıza tercüman olmak… İyi sanatçıların yaptığı tam da bu. Bizim söyleyemediğimizi söylerler. Henüz adını koyamadığımız duygunun kelimesini bizden önce bulurlar. Utandığımız, sakladığımız, bazen kendimize bile itiraf edemediğimiz bir şeyi bir şarkının içine koyarlar. Bir gün o şarkıyı duyduğumuzda yalnız olmadığımızı anlarız.
Sanatın politik gücü de bazen tam burada, hiç politik görünmediği yerde başlar. Slogan attığı için değil; birbirimizin insanlığını görebileceğimiz bir alan açtığı için.
Baskının en kalıcı sonucu ise her zaman yasaklanan bir şarkı, açılan bir soruşturma ya da mahkeme salonunda sorulan bir soru değildir. Bir süre sonra o soruyu insan kendi kendine sormaya başlar. Bir kelimeyi yazmadan önce durur. Bir şakayı yapmaktan vazgeçer. Bir cümlenin nereye çekilebileceğini düşünür.
Sansürün en sessiz hâli budur: Dışarıdan gelen sesin zamanla insanın kendi sesine dönüşmesi.
Bir sese karşılık vermek
Bugün Mabel Matiz hakkında yazmamın kişisel bir tarafı da var.
Son on yılımın bir yerlerinde hep onun şarkıları vardı. Bazen bir arabanın içinde, bazen bir evde, bazen yürürken; hayatımın çok iyi zamanlarında da hiç iyi olmayan zamanlarında da. Benim henüz cümlesini kuramadığım bir duyguyu bir şarkısında bulduğum, bir kelimesine tutunduğum, sesinin bana nefes aldırdığı zamanlar oldu.
İnsan yıllarca kendisine eşlik etmiş bir sanatçıya ne borçlanır, bilmiyorum. Belki hiçbir şey. Ama bugün kullandığı kelimeler, metaforlar, anlattığı aşklar yeniden suçlamaların konusu olurken, yıllardır bana eşlik eden o sese kendi sesimle karşılık vermek istiyorum.
Çünkü o kelimeler yıllarca benden hiçbir açıklama istemeden hayatıma girdiler. Ben de bugün onlardan açıklama istemiyorum.
Bırakın insanlar kimi seviyorsa sevsin. Bazen de kimin kimi sevdiğini hiç bilmeyelim. Hatta bırakın şarkının kendisi bile bilmesin.
“Karakol” bende başka bir kapının önünde beklesin, sizde başka bir kapının.
“Aferin” bir gün kendime söylediğim bir söz olsun, başka bir gün bir başkasına.
“Sarmaşık” dolansın istediği yere.
Ve “Müphem”…
Müphem, müphem kalabilsin.


