Bir sonraki Rita için yine bir haber mi bekleyeceğiz?
Agos’ta iki hafta önce yayımlanan Rita Kasapyan haberi, hepimizin ciddiye alması ve aynı zamanda sorumluluk da almamızı gerektiren, toplumumuzda her an görülebilecek bir sosyal kırılganlık örneği bir tablo sundu: 82 yaşında bir kadın, biriken kira borcu, tahliye tehdidi, yetersiz gelir.
Rita Kasapyan’ın yaşadığı durum bir gecede ortaya çıkmadı. Aylarca biriken kira borcu, bir sabah ansızın oluşmadı. Bu süreç, sessizce ilerledi. Üstelik bu farkındalık toplum üyeleri tarafından değil Rita Kasapyan’ın çarpıcı “Ben sokakta mı kalacağım?” sorusu ile başlayan haber ile karşımıza çıktı. Ama bu haber, sıradanlığını tam da başka bir yerden bozdu. Çünkü bu kez soru şuydu: Kendi kurumlarımız, kendi en kırılgan üyemizi ne zaman fark eder?
Bu noktada durup şunu sormak gerekiyor: Eğer bir cemaat üyesinin barınma krizi ancak basına yansıdığında görünür oluyorsa, burada bireysel bir talihsizlikten değil, kurumsal bir kör noktadan söz ediyoruz demektir. Bu, teknik bir aksaklık değil. Bu, karar alıcılar açısından ortada duran bir boşluk.
Haberin ardından dayanışma gösterildi. Yardım toplandı. Borcun bir kısmı kapatıldı. Bu önemli ama yeterli değil. Çünkü yapılan şey bir müdahaleydi; bir çözüm değil. Kriz ertelendi, fakat ortadan kaldırılmadı.
Burada kritik bir ayrım var: “Yardım”, niyetle ilgilidir. “Sosyal Destek Politikaları” ise önceliklerle ve süreklilikle ilgilidir. Bir cemaatin sosyal gücü, kriz anlarında ne kadar hızlı para toplayabildiğiyle değil (üstelik toplanan paranın önemli bir kesimini de toplum üyeleri sağlamış değil); kriz oluşmadan önce kimin gördüğüyle ölçülür.
Bugün Ermeni cemaatinde; mülkler var, vakıflar var, yönetim kurulları var, Patrikhane var ama Rita Kasapyan vakası bize şunu gösterdi ki bunlar otomatik olarak sosyal güvence üretmiyor. Çünkü, yaşlılık bir politika alanı olarak tanımlı değil. Barınma hakkı kurumsal öncelikler arasında açıkça yer almıyor ve sosyal kırılganlıklar sistematik biçimde izlenmiyor.
Bu boşluk, “unutkanlık” değil; karar verilmemişliktir.
Ve karar vermemek de bir karardır.
Her karar Ermeni toplumunun geleceğini ilgilendirir
Bu noktada rahatsız edici ama kaçınılmaz bir soru sormak gerekiyor: Vakıf mülkleri ne içindir? Maksimum gelir sağlamak için mi? Mülkü korumak için mi? Yoksa bütün bunların yanı sıra cemaatin en kırılgan üyelerine yaşam güvencesi sunmak için mi?
Bu sorunun cevabı teknik bir açıklama değildir. Çünkü kaynakların kim için, ne zaman ve hangi öncelikle kullanılacağına dair her karar, Ermeni toplumun geleceğini de ilgilendiren bir karardır.
Ciddi bir öncelik sorunu var
Tam da bu nedenle, aynı hafta yayımlanan Türkiye Ermeni Toplumunun eriyen yapısını vurucu bir şekilde tekrar karşımıza çıkaran cenaze ve vaftiz haberlerini hatırlamak anlamlı. Doğumundan itibaren cemaatin bir parçası olarak kabul edilen bir bebek, ileride ekonomik bir kırılganlık yaşadığında o cemaatin kurumsal güvencesine gerçekten sahip olacak mı? Cenazesi duyurulan bir yaşlının son yıllarında nasıl bir barınma, nasıl bir yaşam koşulu vardı? Bu sorular genellikle doğum ve ölüm haberleri yapılırken haber metinlerinde yer almaz. Ama cemaatin kurumsal yapısının merkezinde yer alması gerekir. Çünkü vakıf mülkleri yalnızca ekonomik varlık değildir. Eğer bir cemaat, doğumu ve ölümü ritüel olarak kayda geçiriyor ama yaşamın en kırılgan evresini kurumsal olarak güvence altına alamıyorsa, burada ciddi bir öncelik sorunu vardır. Vaftiz ve cenaze sayısı haberleri bize cemaatin biyolojik sürekliliğini gösterir. Ama sosyal politika, o sürekliliğin insani koşullarla desteklenip desteklenmediğini gösterir. Bir cemaat, üyelerini doğumdan ölüme kadar tanıyorsa; onları barınma krizinde de tanımalıdır. Eğer bir isim, ancak vaftiz defterinde ve cenaze ilanında görünür oluyorsa; ama yoksulluk ve barınma riski döneminde görünmez kalıyorsa, burada mülkiyet ile sorumluluk arasındaki bağ kopmuş demektir. Dolayısıyla mesele yalnızca yaşlı bir toplum üyesinin yaşadığı zorluklar değil; cemaatin kendi sürekliliğini nasıl tanımladığı meselesidir. Bu mesele sadece ekonomik değildir ve artık ertelenemeyecek kadar açıktır.
Cemaat kurumlarında karar alanlar, çoğunlukla barınma riski yaşamayan, ekonomik olarak görece güvende olan kesimlerdir. Bu bir suçlama değil tabii ki ama bu, ciddi bir temsil boşluğudur. Rita Kasapyan gibi insanların hayatına doğrudan etki eden kararlar alınırken, onların deneyimini masada temsil eden veya en azından bu koşullardan haberdar olanların yokluğu zamanla körlüğe dönüşür. Ve bu körlük bir gün haber olarak yüzümüze bir tokat gibi vuruverir.
Sonuç olarak bu yazı, Rita Kasapyan’ı merkeze alıyor ama onunla sınırlı değil. Çünkü bu vaka, tekil bir trajedi değil; yapısal bir sorunun görünür hâli. Yaşlanan bir cemaat yapısı, küçülen aileler, artan ekonomik baskılar düşünüldüğünde, bu tür vakalar azalmak bir yana artma potansiyeli taşıyor.
Dolayısıyla soru artık şudur:
Bir sonraki Rita için yine bir haber mi bekleyeceğiz, yoksa bu kez gerçekten bir kurumsal politika mı üreteceğiz?
Bu yazı bir suçlama metni değil; ama bir hesap sorma metni de. Ve bir çağrıdan çok, gecikmiş bir hatırlatma. Bir yaşlının “Ben sokakta mı kalacağım?” sorusu ile başlayan, kurumlara yöneltilmiş hatırlatma.
Rita Kasapyan’ın sorusuna verilecek cevap, bir yardım kampanyasıyla değil; önceden kurulmuş bir sistemle anlam kazanır.
Karar hâlâ masada.

