Digin Manişag, Baron Sarkis Seropyan Agos’un kurucularından. İlk sayıdan başlayarak Ermenice sayfalar baş editörü. Hrant Dink ve Baron Seropyan’ın yolları ilk ne zaman, hangi vesileyle kesişti? Baron Hrant ne zaman Baron Seropyan’a gazete çıkartma istediğinden bahsetti?
Çok eskiden tanışıyorlardı. Gazete için 1995 yılının sonlarına doğru Hrant eşimle konuşmuş. O da olumlu bakmış. Daha sonraları Dolapdere'de bir hanın odasında toplanmaya başladılar. Orada fikir teatisinde bulunuyorlardı.
Luiz Bakar, Hrant Dink, eşim, daha sonra Patrik seçilecek olan Mesrop Sırpazan ve birkaç kişi daha, hep birlikte nasıl gazete çıkartabiliriz diye konuşmaya başlamışlar. O odada şekillendi Agos’un iki dilli bir gazete olması. Bu fikri duyan halkımız çok sevmişti.
Seropyan 60 yaşından sonra mesleğini bırakıp Agos’a geçti. Nasıl oldu bu?
Okumayı, yazmayı çok severdi. İmkanı olsa akademik kariyer yapmak istermiş. Küçük yaşta babasını kaybetmiş. Askerlikten geldikten sonra da ailesini geçindirebilmek için işe girmek zorunda kalmış. Soğutma, buzdolabı ve çamaşır makineleri tamircisiydi. 1995'e kadar mesleğine devam etti.
Hayali aslında bir restoran açmaktı. Bu restoranda Berç Kamparosyan, Mardiros Balıkçıoğlu, Yetvart Tomasyan ve kendisi olacaktı. Defalarca bu işe uygun mekan bile baktılar, ama bir türlü olmadı.
Daha sonra da Agos macerası başladı. ‘Bildiklerim bende kalmasın’ fikri vardı.
Birkaç kere şunu anlatmıştı: ‘Bana, hocam hangi üniversiteden mezunsunuz, diye soruyorlar. Ben de, üniversiteden mezun değilim kendimi yetiştirdim, diyorum. Ama öyle dedikleri zaman çok seviniyorum’
Bazen ‘Sarkis ne güzel oldu, bak Agos'a gidiyor, deşarj oluyorsun’ diyordum. Son senelerde “Ben artık gitmeyeceğim. Evden yazıp, yollayacağım” demeye başlamıştı. ‘Yok, imkanı yok, gideceksin. Cuma günleri misafirin olur, eğlenirsin, konuşursun. Evde oturup da ne yapacaksın?’ diyordum.
Baron Seropyan Anadolu’nun tarihi mekanlarını gezmeyi seven biriydi. Gittiği yerlerden bana da ufak tefek hediyeler getirirdi. Gezdiklerini, gördüklerini, yediklerini paylaşır, anlatır ve yazardı. Siz ve aileniz de onunla dolaşır mıydınız? Beraber nerelere gittiniz?
Birkaç kere dolaştım. Kamparosyan çiftiyle birlikte bizim arabamızla Ani'ye kadar gittik.
O sene oğlumuz da bizimle gelmişti. Bütün Anadolu'yu dolaşmıştık. Ani’deki Ana Katedrali görmüş, içinde kendimizce dua bile etmiştik. 2008’de Haycar'la tekrar Ani’ye gittik.
Sarkis’le mavi yolculuğa çıktık, Kars'a, Adana’ya, Elazığ’a, Hatay'a, Mardin’e, Diyarbakır’a gittik.
‘Anadolu'ya gidince sanki daha çok kuvvet alıyorum. Kendime kuvvet geliyor. Yaşım sanki daha geriliyor’ derdi.
Diyarbakır’dan bahsedelim mi?
Pakrat ve Seta Estukyan ile birlikte Diyarbakır Surp Giragos Kilisesi’nin açılışına gittik.
Çıkışta Pakrat ‘ciğer yiyelim’ dedi, ben de ‘Bugün bizim evlilik yıldönümümüz. Farkında değil kendisi. Hep birlikte restorana gideceğiz, bozma işi’ dedim. ‘Tamam’ dedi. Oturduk, yedik, içtik... Ben daha evvelden pasta hazırlatmıştım, bir de baktı pasta geldi, şaştı kaldı. Kilisede bulunanların çoğu da oraya yemeğe gelmişlerdi çok güzel bir gece geçirmiştik.
O günü hiç unutmam. Diyarbakır Kilisesi dendi mi hep o günü hatırlarım...
Sarkis Diyarbakır Kilisesi tadilat olup, açılmadan evvel de Özcan Alper’in ‘Gelecek Uzun Sürer’ filminde Anto dayı rolünü oynamak için ekiple Diyarbakır’a gitmişti. Beraber gittiğimizde Diyarbakır’da nereleri gezip, gördüğünü yerinde anlatmıştı.
Her şeyi paylaşırdı da, taşlarını paylaşmazdı Baronum. Çoğu insan için değersiz bir viranenin, kilisenin, kalenin ayaklarına dökülmüş taşları toplar Agos’ta eski bir tasın içerisine koyardı. Evde de böyle taşları var mıydı?
Her taraftan taşlar toplamayı seviyordu. Bazen ‘Bu kalabalığı ne getiriyorsun eve’ derdim ama Kınalıada’daki evimizde küçük küçük taşları hala duruyor.
Tuz bile var. Tuz Gölü’ne gitmiştik.
Sadece taş değil, bakır eşyalar toplamayı da hep sevdi. Bakır kaplarımızın hepsinin üzerinde Ermenice yazılar var.
İstanbul'un, Anadolu'nun her tarafından bakır toplardı.
Bana birçok yemeği Baronum öğretti. Zeytinyağlı yemeklerin çoğunun hassas ipuçlarını bana o söylerdi. Beraber çok yemekler hazırladınız. Bir keresinde ‘Mamam zeytinyağlı yaprak sarmayı da, midye dolmayı da çok güzel yapar’ derdi. Bir bayram günü bir kabın içerisinde bana zeytinyağlı yaprak sarması getirdi. Eğilip dedi ki; ‘Her zaman mamam güzel yapardı diyorum ama aslında Manişag onu geçti’. ‘Şeker önemli, şeker, şeker...’. Eskiden soğanları o doğrar siz pişirirdiniz. Onu anarken sofralar ve yemeklerden bahsedelim mi?
Zeytinyağlı dolmanın soğanlarını son zamanlarda kendisi kesmeye başlamıştı. Köfte yapardı ama ‘şeklini sen ver’ derdi.
Paskalya’dan önceki Çarşamba günü Agos’dan eve geliğinde çörek yapmış olurdum.
Gelir, ‘Ah çörek çok güzel kokmuş, hadi kes de beraber yiyelim’ derdi.
Rus salatasının mayonezini ve salatayı iyi yapardı. Hatta arkadaşlarımız geleceği zaman, yardımcı olmak için işten erken gelirdi.
Yemek yapmayı çok severdi. Hele balık yemeklerini çok iyi yapardı. Mutfağı da tertemiz bırakırdı. Bana hiç iş kalmazdı. Maması (Annesi) öldükten sonra topiği kendi yapmaya başladı.
Palamuttan lakerda yapardı. Palamut üç gün suda kalacak, üç gün sonra tuzlanacak, buzdolabına konacak... Yaptığı bütün yemeklerde muvaffak olurdu.
Zevkle yapar, Yemeyi, yedirmeyi de çok severdi.
Sarkis’in vefatından sonraki ilk yılbaşı oğlum ağacımızı süslemeye başladı. Bana ‘Biraz da sen yardım et’ dedi. Ben de ‘Amaan ne yardım edeceğim’ dedim. ‘Yok yok, hadi kalk yardım et biraz’ dedi. İki üç cici astım baktım Vağarşag Facebook’a ‘Manişag ne kadar kalbi kırgın olsa da, ileride gençlere örnek olsun diye bu haliyle kalkmış ağaç süslüyor’ diye yazmıştı. Ne yapalım, biz de istiyoruz ki, biz gittikten sonra bir şeyler bırakalım. Gençler de bizi öyle hatırlasın. Yani ananelerimizi unutturmayalım.
Ben Baronumun hepimizden evvel hastalığını anladığını düşünüyorum. ‘Not al şu, şu şu kelimeleri yanlış yazıyorsun, artık düzelt’ demeye başladı. En son bana ‘Dokuz kilo verdim. Bir şeylerden şüpheleniyorum, hayırlısı’ dedi. Dediği her şeyi not aldım, ağlaya, ağlaya öğrendim yanlışlarımı. Beni hazırladığı gibi, ev halkını da hastalığına hazırlamaya çalıştı mı?
Hayır, bana bir şey demedi. Bir kere ‘Gel bir aile doktoruna gidelim’ dedim.
Aile doktoruna gittik, Erdinç Bey baktı, tansiyonu yükselmişti, dilaltı verdi. Ben ‘Agos'a git, ben de eve gideceğim’ dedim. O Agos'a gitti, doktor bana ‘Bir şeylerden şüpheleniyorum ama çocuklara daha bir şey deme’ dedi.
Teşhis konlduğunda maalesef, en kötüsüydü. Dördüncü evrede birden ortaya çıktı.
Bir gün doktor Barkev Balımyan bize gelmiş, konuşuyorduk ‘Bak gün geçtikçe ağırlaşacak, bakamazsın yalnız başına’ dedi. Hastahaneyle konuştuk ‘İstediğiniz zaman getirin’ dendi. Ben ‘Zadig geliyor, Zadig bitene kadar yollamam’ dedim. Komşum da ‘Ben sana yardım ederim’ dedi.
Ama gel bak, Zadig'e bile vakti yetişmedi. Bir hafta evvel Dzağgazart'ta (Paskalya’dan bir hafta önceki Zeytin dalı günü) vefat etti. Bu sene Dzağgazart tam öldüğü güne denk geliyor.
80 yaşının doğum günü yapamadık. İçimde büyük bir ukde kaldı.
Çok hevesleniyordu, hazırlanıyorduk. Hayatta her yaptığın plan, senin istediğin gibi ilerlemiyor.
Allah ona fazla çektirmedi. Şubat'ta başladı, Mart'ta bitti her şey. Allah rahmet eylesin.
Bugün onun kaybıyla gazetemiz ‘Ermeni mitolojik tarihi yazılarını’ kaybetmiş gibi. Yeri dolmuyor. Dolacak gibi değil. Ardından ‘Keşke şunu da yapsaydı, şunu da yazsaydı’ dediğiniz bir şey var mı?
Ne yapalım? Hayat. Ermeni mitoloji tarihinin yazarlarından birini kaybettik. Çok farklı bakış açısı vardı. Yazıları çok farklıydı. Gidip görüyor, araştırıp buluyordu.
Ardından keşke şunu da yapsaydı dediğimiz değil de, yazdığı, henüz yayınlanmayan bir kitabı var. Zarik yayasının hayatını yazdı. Çocukları (Garine ve Vağarşag) hazırlamaya gayret ediyorlar, bitince çıkacak.
İsmi bugüne kadar hatırlanıyor, aranıyor. Çocukları ismini yaşatmaya gayret ediyorlar. Bir gün kapıma birisi gelip de ‘Baron Seropyan'ın borcu var Manişag’ demedi. Çünkü hiç borçla işi yoktu.
Ama parayı da hiç sevmezdi o da başka.
(HAFTAYA: HRANT DİNK İLE VE HRANT DİNK’TEN SONRA)




