Bu satırlar, bir yolculuğun bana öğrettiklerini unutmamak için yazıldı.
Bazen bir yolculuk, sadece bir yer değiştirme değildir. Düşüncelerini toparlamanın, geçmişinle yüzleşmenin ve kendinle yeniden tanışmanın bir yoludur. Ermenistan gezisi de benim için tam olarak böyleydi. Bu yolculuk, Ekim ayında Ermenistan’a düzenlenen küçük bir kültür gezisiyle başladı. Bir tur ilanıydı aslında; fazla iddialı olmayan, kalabalık olmayan, daha çok merak edenlere hitap eden bir gezi… İçimden bir ses, “Gitmelisin” dedi. Ve ben o sesi dinledim.
Yola çıkmadan önce ve yol boyunca sık sık aynı soruyla karşılaştım: “Neden Ermenistan? Neden Ermeniler? Neden Ermenice?” Açıkçası net bir cevabım yok. Öyle istedim. Hoşuma gidiyordu. Farklıydı. Bizdendi. Aynı anda her şeydi…
Mıntzuri ve Dink Vakfı
Aslında her şey, yıllar önce okuduğum Osmanlı Ermenisi Hagop Mıntzuri’nin kitabıyla başladı. O kitabın kelimeleri beni büyülemişti. Bizim sandığımız, bize ait olduğunu düşündüğümüz bazı kelimelerin, aslında bu coğrafyada birlikte yaşamış başka topluluklardan geldiğini fark ettiğimde içimde bir kıvılcım yandı. Kelimelerden cümlelere, cümlelerden dostluklara, dostluklardan da ait olma duygusuna uzanan uzun bir yolculuğun ilk adımıydı bu. Bu merak beni, Ermeniceyi daha yakından tanımaya götürdü. Hrant Dink Vakfı’nda Ermenice öğrenmeye başladım. Sadece bir dil öğrenmedim orada; birlikte olmanın, dinlemenin ve paylaşmanın ne demek olduğunu da gördüm. Çok güzel dostluklar kuruldu, bağlar oluştu.
Dil, yavaş yavaş bir iletişim aracından çıkıp bir yakınlığa dönüştü.
“Neden Ermenistan?” sorusuna gelirsek…Bir gün, Hayko Bağdat’ın organize ettiği, Sezar Avedikyan’ın rehberlik ettiği bir tur ilanı gördüm.“Ben de varım” dedim. Ermenistan’ı, tarihini ve kültürünü bilen, anlatmayı seven rehberlerle yola çıktık. Grubumuz yavaş yavaş şekillendi. Tanışmalar başladı. Büyük şüphelerle, biraz da korkuyla yola çıktım ama daha ilk andan itibaren sanki yıllardır birbirini tanıyan insanlar gibiydik. Küçük gruplar kurduk, sonra hep birlikte büyük bir aileye dönüştük. Birlikte yedik, içtik, güldük, eğlendik, halay çektik. Küçük bir ekipti belki ama kocaman bir bağ kurduk.
Neden daha önce gelmedim?
Ermenistan bana çok şey düşündürdü. Açıkçası, “Neden daha önce tek başıma gelmedim?” diye sordum kendime. Çünkü korkacak hiçbir şey yokmuş. Ne bir yabancılık hissettim ne de “Ben burada ne yapıyorum?” duygusu yaşadım.Tanıştığım herkes sıcaktı. İlk gün kahve alırken Ermeni olduğumu sanmışlardı. İstanbul’dan geldiğimi söyleyince çok mutlu oldular, Türkçe konuşmaya çalıştılar. Ben de onlarla Ermenice konuştum, elimden geldiğince. Bu küçük karşılıklı çaba, aramızda kocaman bir köprü kurdu.
Aidiyet duygusu
Sınırın hemen öte yanındaydık. Elini uzatsan Kars’a dokunuyorsun; uzatmasan zaten ne fark eder? Aynı kubbenin altındaydık. Sanki yine evimde bir yerdeydim. Belki de gerçekten öyleydi. Çünkü bir tarafımın bu topraklardan geldiğini biliyorum. Yerevan’dan Türkiye’ye göçmüş bizimkiler. Belki de bu yüzden burada olmak iyi hissettirdi. Ya da turdan bir arkadaşımızın dediği gibi, “kolektif suçluluğumuza iyi geldi”. Belki bir yüzleşmeydi bu. Belki de bir tür affettirme. Çünkü hepimiz kendi yüklerimizle gelmiştik. Kimse o yükleri tamamen bırakamadı; belki de biraz daha fazlasını aldı yanına ama burada, bu topraklarda hepimiz bir şeyler hissettik. Benim için en derin olanı, yemek yerken, sokakta yürürken, eski bir binaya dokunurken içimde beliren o aidiyet duygusuydu. Nedenini bilmiyorum ama yabancılık çekmedim. Yabancı hissetmemek… Belki de ait olmak tam olarak buydu.
Yerevan’da görülmesi gereken birçok yeri gezdik.Soykırım Müzesi’ne gittiğimizde hepimizin üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Sessizlik, orada hepimizin ortak dili oldu.
Sonra manastırlara gittik. Dağların tepesine, ulaşılması neredeyse imkânsız yerlere inşa edilmiş manastırlar… Biz oraya araçlarla çıkarken bile zorlandık. O taşlar oraya nasıl taşındı? Nasıl bir inanç, nasıl bir kararlılık bunu mümkün kılabildi? O anda fark ettim:
Ben hiçbir şeye bu kadar güçlü bir inançla sarılmamıştım.Kendimi onların inancıyla kıyaslarken, aslında kendi inancımı sorguladım. Belki de hiçbir şeye bu kadar tutkuyla bağlanamadım. Onlar mı şanslıydı, yoksa ben mi şanssızdım, bilemedim. Ama her taşta, üst üste konmuş her blokta kendi yükümü de hissettim. Sanki ben de zihnimde bir manastır inşa ettim.
Gümrü’ye de gittik. Ermenistan’ın ikinci büyük şehri deniyor ama bana daha çok küçük bir kasaba gibi geldi. Belki küçük şehirlerde kendimi biraz yalnız hissettiğimdendir; ilgimi pek çekmedi. Yerevan ise benim için bu ülkenin en güzel şehriydi. Alaverdi’de, iki ayrı dağın tepesinde iki manastır gördük. Manastırın eteğinde lavaşın içine peynir ve yeşil soğan koyup yedik. Basit ama çok lezzetliydi. Sonra o manzara… Sonbaharın rengi dağların üzerine vurmuştu. Masmavi gökyüzüyle karışan yeşil ve turuncu tonlar… Sanki bir tablonun içindeydik.
İyi ki geldim
Son gün, şehrin merkezine indik. Harika bir otele yerleştik. Hayko, bize özel olarak “Yoksa Annem mi Haklı?” adlı gösterisini yaptı. Çok güldüm. Ama sonunda ağladım. Başkalarına acı çektirmiş bir toplumun parçası olmak, o ağırlığı hissetmek…İnsanı sessizleştiriyor. Belki birebir sebebi ben değilim, ama o hikâyenin bir parçasıyım. Bu düşünce beni üzdü ama aynı zamanda iyileştirdi de. Çünkü orada, birbirimize iyi gelmek için vardık. Bir arkadaşımız kahva

ltıda, “Birbirimize iyi geldik” dediğinde, evet, dedim içimden, doğru yoldayız.
Velhasıl, çok güzel bir yolculuktu. Şehirleriyle, kasabalarıyla, akan dereleriyle, yemekleriyle, müzikleriyle… İyi ki gelmişim. Ve iyi ki bu ekiple gelmişim. Her ülkenin birden çok yüzü vardır; biri tarih, biri insan, biri de sessizliktir. Ben Ermenistan’da üçünü de gördüm. Ve belki de en çok, sessizliğin içinde kendimi duydum.



