Zihnimde çok net olduğu ve kendime gayet iyi açıklayabildiğim hâlde kelimelere dökmekte hep zorlandığım bir şey var. Kolektif hafızaya, kişisel hatırlamaların kolektif hafızayı nasıl güçlendirdiğine dair bir sezgi, bir tür farkındalık bu. Çocukluk hatıralarımızdan imgeler kolektif hafızayla birleşiyor ve onun kaynakları hâline geliyorlar. Herhangi bir şey kolektif hafızayı çağırdığında, zihnimizde geçmişe ait bir görüntü belirip onun yerini alıyor, onu ima eden bir ipucu oluşturuyor. Böylece, her birimiz kendi geçmişinden, bireysel olarak ne hatırlıyorsa, bunların hepsi kolektif hafıza dediğimiz şeyin görsel tezahürlerine dönüşüyor.
13 yaşındaydım. Beyrut’taki Yepremyan Okulu’na (sonradan adı Çatalbaşyan Koleji oldu) gidiyordum. Bir gün öğretmenimiz, Yeğişe Çarents’in ‘Yes im Anuş Hayasdani’ [Benim Tatlı Ermenistan’ım] adlı şiirini okuyup, dizelerdeki zor kelimelerin her birinin anlamını bize açıkladı. Öğretmenlerimiz ısrarla bu ünlü şiiri ezberlememizi istediğinden, ben de ezbere biliyordum, hatta sesli olarak, düzgün ve etkili bir şekilde okuyabiliyordum ama şiirdeki birçok kelimenin anlamından bihaberdim, daha da kötüsü, şairin kullandığı imgeleri ve yaptığı betimlemeleri hiç anlamıyordum. İşte o gün, öğretmenimiz Baron Demirciyan sayesinde, bu şiire âşık oldum. Çarents’in eşsiz şiir dilini bizim için deşifre etmiş, tüm ayrıntılarıyla çözümleyip önümüze sermişti. İnsan ancak bir şeyi anladığı zaman ona âşık olabilir. Bir şiiri kavramadan ezberlemek, onu sevmenizi engeller.
Kimya formülleriyle ilişkim de böyleydi. Sözünü ettiğim yıl kimya dersinden nefret etmiştim, çünkü formüllerin nasıl işlediğini anlamıyordum. Bir gün, bir kimya sınavının ardından, sınıfımızın en iyi iki öğrencisinin, sınavda çıkan zor bir sorunun cevabına dair tartışmalarını izledim. Tahtaya formülü yazdılar; ikisi de kendisinin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. O tartışma benim için bedava bir ders oldu; onların açıklamalarını dinlerken, kimyanın ne kadar basit olduğu kafama dank etti. Aydınlanmıştım resmen. O günden sonra, kimya formüllerini neredeyse o iki arkadaşım kadar iyi kullanır oldum.
Kolektif hafıza meselesine döneyim. Baron Demirciyan, şiirin dizelerini birer birer okuyup açıklıyordu. “U Nayiryan ağçignerı hezacıgun barnem sirum” [Nayirili kızların zarif ve kıvrak danslarını da seviyorum] dizesini okuduktan sonra durdu, “ ‘Hezacıgun’ ne demek, bilen var mı?” diye sordu. Tabii, hiçbirimiz bilmiyorduk. Bunun üzerine bize, uzun uzadıya, Nayiri kızlarının nasıl fidan gibi narin, ne kadar güzel olduklarını anlattı; ayrıca, el, bilek ve bel hareketleriyle, nasıl zarafetle dans ettiklerini gösterdi. Baron Demirciyan’ın, Nayiri kızlarına ve onların danslarına dair bu şevk dolu görsel anlatımını izlerken hülyalara dalmış, zihnimde çok uzaklara, doğup büyüdüğüm yer olan Kamışlı’ya gitmiştim.
Bizim sokakta, güneşli, pırıl pırıl bir sabah... Sütçü Ankine, kapımızın önünden yürüyerek uzaklaşıyor. Onu arkadan görüyorum; saç örgüsü neredeyse beline kadar iniyor. Kafasının üstünde, sol eliyle dengeleyerek taşıdığı, kocaman, alüminyum bir tencere, sağ elinde bir bakraç. Yavaş yavaş ilerlerken eteği hafifçe sağa sola sallanıyor. Annem ne zaman kahvaltı için süt alsa tanık olduğum bir sahne. O gün bugündür, Çarents’in adını her görüşümde, bu şiir üzerine yapılmış şarkıyı her dinleyişimde, ‘Nayiri’ kelimesini her duyuşumda Ankine çıkagelir; zihnimde belirip, âdeta bir hayalet gibi varlığını hissettirir bana.
Elbette, Ankine’nin Nayirililerle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Annemin “Bışerigtsi” (Bışerigli) dediği insanlardandı. Çocukluk yıllarım boyunca duyduğum bu kelimenin anlamını, o yerleşim yerinin nerede olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim; annem hiç anlatmadı. Ankine, Kamışlı’nın biraz dışındaki, nüfusu Bışeriglilerden oluşan bir köyde yaşıyor, kendi sağdığı sütü, yaptığı tereyağını ve yoğurdu satmak için yürüyerek kasabaya geliyordu.
Uzun yıllar sonra Kanada’da, Bışeriglilerin, Kamışlı tarafına Türkiye’den göç etmiş, Kürtçe konuşan, neredeyse hiç Ermenice bilmeyen Ermeniler olduğunu öğrendim. Ağabeylerim, çocukluklarında Bışerigli birçok sınıf arkadaşları olduğunu, aynı Ankine gibi onların da her gün köyden yürüyerek okula geldiğini söylediler. Bu insanların kim olduklarını hep merak ettim. Ve nihayet bir gün, Bışerig’i buldum! 2015 yılında, Ara Sarafian’ın da yer aldığı bir Diyarbakır gezisine katıldım. 1915’in, bölgedeki önemli ‘olay yerleri’ni ziyaret ediyorduk. O seyahatte, bir gün, otobüsün penceresinden dışarı bakarken, kilometre tabelasına çarptı gözüm. ‘BIŞERİK’e birkaç kilometre kalmıştı. Evet, Bışerik! Kalbim küt küt atmaya başladı. Birkaç dakika sonra, köyün orta yerinde otobüsten indik. O gün, zihnimde bu yer adının etrafında oluşan gizem yumağı tamamen çözüldü. Ayrıntıya girmeyeceğim; köyün 1915 öncesinde ve sonrasında birçok Ermeni’ye sığınak olduğunu, çok hayatlar kurtardığını söylemekle yetineyim. O kurtulanlar, 1915’in ardından onlarca yıl orada Kürtlerle birlikte yaşamış; bazı aileler daha sonra Kamışlı’ya taşınmış.
Tarih ne tuhaf şey.
İngilizceden çeviren: Altuğ Yılmaz



