Lusyen Kopar: Dile kolay 30 senedir Agos’tasın. Daha 18 yaşında bile değildin ‘Agos’a başladığında. Gelişini biraz anlatır mısın?
Leda Özber: 1995’te kredili sistemle liseyi erken bitirdim. ‘Yeni bir gazete kuruluyor. Üniversiteye hazırlanan gençlerle konuşacak’ dendi, ben de arkadaşlarıma takılıp geldim.
Dolapdere yokuşunda, küçük bir daireye gittik. Her okuldan 1-2 öğrenci gelmişti. ‘Agos diye bir gazete kuruluyor, sıfırıncı sayısı zaten çıktı’ dediler. Birinci sayısı için bizimle röportaj yaptılar. Herkesten çok ben konuştum. Baron Hrant da bana ‘Boştasın nasıl olsa, üniversiteye kadar bizimle çalışmak ister misin?’ diye sordu.
‘Bilmem ki, ben hiçbir şey bilmiyorum’ deyince, ‘Biz de bir şey bilmiyoruz. Dizgicilik yaparsın, yazıları geçirirsin’ dedi. İş görüşmeme babam getirdi beni. ‘Eti senin, kemiği benim’ misali konuşup, Hrant’a teslim etti. Bir nevi usta-çırak ilişkisiyle başladım çalışmaya.
Mezuniyetime bile gitmemiştim. Niye? Çünkü çarşambaydı... Teknoloji daha gelişmemiş, modern bilgisayarlarımız yok, internet yok...Taş devri gibi yani. Yazılar elde yazılıyor veya faksa geliyordu. Toplam 3 bilgisayarımız vardı. Baron Hrant’ın ve muhasebenin bilgisayarları ayrıydı. Biz ise yazı yazmak için sadece tek bir bilgisayara kalıyorduk. Elden düşme küçük Mac’le yıllarca Ermenice ve Türkçe dizgicilik yaptım. Düşün ki o bilgisayarın emsali bugün Koç Müzesi’nde sergileniyor.
L. Kopar.: Agos’un ilk sayılarının içeriklerinden bahsedelim mi? Agos’un ilk sayıları ilgi gördü mü?
L. Özber: Evet. Agos çıkar çıkmaz yok satmaya başladı. Burada çalışmak havalı bir şeydi yani. Agos tanıtım sayısıyla birçok kişiye ulaşmış, birinci sayı daha çıkmadan birçok kişi abone edilmişti. Gazete topluma tanıtıldığında herkes müthiş heyecanlanmıştı. Bizim için inanılmaz bir yenilikti. Ermenice gazeteler yaş almıştı ve benim gibi gençlere eğlenceli gelmiyordu.
Biz Agos’un Ermenice sayfaları gençlere cazip gelsin diye, popüler insanlarla röportajlar yapıp, sadece Ermenice sayfalarda basıyorduk. Mesela Okan Bayülgen’le röportajımızı sadece Ermenice basılmıştık. Ermenice öğrenmek isteyenlere yönelik sayfalarımız oldu. Çocuklar için içerik üretip özel sayfalar hazırladık. Fransızcadan, Ermeniceden kitaplar çevriliyordu. Kendi tarihimizi gazeteden öğrenmeye başladık.
Leda Özber: “Sessiz kuşak, sessiz jenerasyon 1928’den, 1945’e kadar doğan insanlar için tanımlanır. Gobelyan, Ayvaz, Seropyan gibi. Sessiz kuşak dedikleri, o her şeyin kıymetini bilen jenerasyondur. Onlar en ufak şeyi biriktiren, en ufak şeyin kıymetini bilen nesildir. Hatırla Hagop Ayvaz’ı; büyük takvimleri keser arkasına yazılarını yazardı. Küçük kağıtlara notlar alırdı. Sarı samanlı kağıt bile lükstü onun için.”
L.Kopar: Ben de Ermenice sayfalara ilk başladığımda Baron Seropyan’ın yanında hem dizgicilik yaptım, hem de kitaplardan Ermeniceden Türkçeye bölümler çevirdim. Galiba ‘Agos’ beş kez taşınmış, ben sadece ikisinde varım. Diğer mekânları anlatır mısın?
L.Özber: Dolapdere’deki ilk küçük ofisten Saksı Sokak’a geçtiğimizde biraz kalabalıklaştık. Baron Yervant Gobelyan, Hagop Ayvaz, Nuran Ağan, Sevan Değirmenciyan, Sevan Ataoğlu, Maral Dink ve birçok genç insanla çalıştık. Bazen iş çıkışı Yetvart Danzikyan, Ümit Kıvanç Agos’a uğrarlardı. Hatta bir süre Osman Köker de bizimleydi.
Daha sonra Sebat Apartmanı’nın üst katlarından birine taşındık. Sonra aynı apartmanda şimdi Hrant Dink 23,5 Hafıza Mekânı olan daireye, sonra hemen yan daireye, son olarak da şimdiki Anarad Hığutyun binasına. Zaten son iki mekânda hâlâ seninle beraberiz.
L.Kopar: Şimdiki mekânımız ne kadar büyük olsa da Sebat Apartmanı’nı özlüyorum. Sıcak ve daha samimiydi sanki. Ben Sebat’tan giderken çoğu insanı bırakıp gittim aslında. Baron Hrant, Baron Gobelyan, Baron Ayvaz, hiç biri yeni mekâna ayak basmadılar. Baron Seropyan bastı ama taşınmamızdan neredeyse iki hafta sonra onu da kaybettik. O günlerden bu güne Ermenice sayfalarda Baron Pakrat’la ben kaldık.
L.Özber: Ben baby boomerlardan önceki sessiz kuşağı konuşmak istiyorum.
L.Kopar: Sessiz kuşak kim? Baby boomer ne demek? Aç biraz istersen.
L.Özber: Sessiz kuşak, sessiz jenerasyon 1928’den, 1945’e kadar doğan insanlar için tanımlanır. Gobelyan, Ayvaz, Seropyan gibi. Sessiz kuşak dedikleri, o her şeyin kıymetini bilen jenerasyondur. Onlar en ufak şeyi biriktiren, en ufak şeyin kıymetini bilen nesildir. Hatırla Hagop Ayvaz’ı; büyük takvimleri keser arkasına yazılarını yazardı. Küçük kağıtlara notlar alırdı. Sarı samanlı kağıt bile lükstü onun için.
L.Kopar: Hatırlıyorum tabii. Hatta ben dizgiciliğini yaptığım dönemde tüm o samanlı kağıtları toplayıp bir zarfa koydum. Onlar hala saklanıyor olmalı. Aslında sadece onun el yazılarını saklamadım, faks harici kim el yazısı getirdiyse Baron Seropyan arşivletti bana.
L.Özber: Dikkat et onlarla birlikte çalışmak; senin ve benim çalışma düzenimize ne kadar çok yansımıştır. Baby bommerlar ise II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1946-1964 yılları arasında doğan ve doğum oranlarındaki büyük artış dönemini temsil eden demografik kuşaktır. Genellikle “boomers” olarak kısaltılan bu grup; iş odaklı, teknolojiye sonradan uyum sağlamış ve güçlü bir nesildir. Yani Baron Hrant’ın nesli. Sen ve ben onlarla da rahat çalıştık.
L.Kopar: Evet ben bugün, o nesilden Baron Pakrat’la çalışıyorum. Yervant Gobelyan’ı biraz anlatalım istersen. Salı günleri saat 13.00 gibi gelir, masasının başına geçer. Bilgisayara ara sıra bakar, iki parmakla daktilo yazar gibi yazardı makalesini. Gazetenin ilk düzeltmeleri için de sayfadan örnek alır, saatlerce Ermenice sayfaları okur kırmızı kalemle üzerinde düzeltmeler yapardı.
L.Özber: Birkaç kere dikkatimi çekti klavye bir tarafta, bilgisayar ekranı diğer tarafta. Bir gün bir baktım, yazarken kendini kaptırıp, daktilo gibi klavyeyi sağa itiyor. Kendine has esprileri olan biriydi. Eşine ‘Tefal sen her şeyi düşünürsün’ derdi.
L.Kopar: Bir keresinde eşimle tartışmıştık. Arka arkaya üç farklı çiçek göndermiş. Baron Gobelyan yüzüme baktı. ‘Ya çok büyük hata yaptı, ya da bu çiçekler eşinden değil. Bir erkek eşine arka arkaya üç çiçek göndermez. Bir daha çiçek gelirse eşini arayacağım’ dedi. Şunu da sorayım: Agos’un doğum gününü ilk ne zaman kutladınız?
L.Özber: Yanılmıyorsam 2001 yılıydı. Sebat Apartmanı’nda üst kattaydık. Herkes evinden bir şey yapıp getirdi. 15 kişi falandık. Eşber Yağmurdereli, Muammer Ketencoğlu gelmişti. Kendi çapımızda, şarkılı, türkülü küçük bir doğum günü yapmıştık.
L.Kopar: 10. yılda büyük bir doğum günü yaptınız. Yine ben hariç hepiniz oradasınız. Eşimin yanında kilisede bir yemeğe katılmıştım. Çok kızıyorum kendime. Her fırsatı kaçırmışım o sene.
L.Özber: Organizasyon falan, pek anlamazdık o işlerden. Bizim işimiz gazete çıkartmaktı. Taksim’de ‘Elit’ diye bir otel vardı. Gazeteye ilan veriyordu. Konuşuldu. Bir salonda yemek verildi. Yakın dostlar. Bayağı kalabalıktık. Bol kahkahalı, çok mutlu bir gece geçirdik.
Lusyen Kopar: “Yılbaşından sonra Doğuş Yortusu haftasıydı, toplu fotoğraf çektirmemiz için seslendi, gitmedim, daha doğrusu utandım. ‘Ustalar orada, benim ne işim var’ diye düşündüm. Fotoğraf çekiminden hemen sonra hızlı hızlı yanıma gelip masamın önünde durdu, elleri cebinde karşıya baktı. Ben de bilgisayara bakıyorum, çalışıyorum, ama kızardım, anladım bir şey diyeceğini. Eğildi yüzüme baktı ‘Sana da iyi bayramlar’ dedi. Ben de kısık bir sesle ‘Size de iyi bayramlar’ dedim ama yerin dibine geçtim. Meğer içerde bayramlaşmışlar."
L.Kopar: Hadi Baron Hrant’tan konuşalım.
L.Özber: Çok rahat bir insandı. Hareketleri, tavırları çok rahattı. Çok eskiden sıcakta mesela deri ev terliğiyle çalışırdı. Bir gün terlikler takır, tukur ses çıkarıyor, Nuran (Ağan) "Yeter ya! Çalışamıyorum burada" deyip, terlikleri çöpe attı. Baron "Neden atıyorsun?" falan dedi ama terlikler çöp oldu.
L.Kopar: Ben bunları hiç birini görmedim biliyor musun? Benim çalıştığım dönemde, hep takım elbise ve gömlekliydi. Bazen çekime gideceği zaman banyoda tıraş olur, gömleğini içine sokar, askıdaki kravatını takıp, o arada da bize neler yapmamız gerektiğini söylerdi. Odasında hep açık olan televizyonu hatırlıyorum. Sürekli at yarışı kanalı açık olurdu. Sabahtan Etyen Bey’i arar konuşmaya başlarlardı. ‘Ne gelir, hangi at iyi, hangisi kazanır...’
Ben oradayım, sen oradasın, bir şey soracağız... Beklememiz lazımdı, atlar önemliydi. Zaten babamdan alışıktım atlara, pazarları babamla Hipodroma gider, atları seyrederdim, babama benzeyen birini görmek çok hoşuma giderdi içten içe. "Aynı babam gibiler ya" derdim.
Bir şey dikkatimi çekti. Sen onun evinin üyesi gibiydin, ben öyle değildim. Ben papaz eşi olduğum için bana ‘sen’ bile demedi. Hep ‘siz’li cümleler kurdu. Şaka bile yapmadı bana.
Yılbaşından sonra Doğuş Yortusu haftasıydı, toplu fotoğraf çektirmemiz için seslendi, gitmedim, daha doğrusu utandım. ‘Ustalar orada, benim ne işim var’ diye düşündüm. Fotoğraf çekiminden hemen sonra hızlı hızlı yanıma gelip masamın önünde durdu, elleri cebinde karşıya baktı. Ben de bilgisayara bakıyorum, çalışıyorum, ama kızardım, anladım bir şey diyeceğini. Eğildi yüzüme baktı "Sana da iyi bayramlar" dedi. Ben de kısık bir sesle "Size de iyi bayramlar" dedim ama yerin dibine geçtim. Meğer içerde bayramlaşmışlar. Yazık ki Baron Hrant’la tek bir kare fotoğrafım bile yok.
L. Kopar: 2007’ye gelelim. Sen ve ben 19 Ocak 2007’ta balkondan elimizdeki ‘Yastayız’ başlıklı gazeteleri sallandırdık. Aynı gece Agos’un kapısını geç saatte kapatıp, evlerimize vardık. Belki de sen ve ben ağlamaya o saatten sonra başladık.
L. Özber: Bizim çalışmamız lazımdı. Görevlerimiz vardı. Günlerden Cuma. Gazete yeni çıkmış ama hemen gazeteyi yeni kapakla tekrar basmak lazımdı. ‘Yastayız’ manşeti için bilgisayar başına oturmak zorunda kaldım. Devamındaki günlerde eski yazıları, makaleleri toparladım. Üç gün boyunca durmaksızın fotoğraf ayıkladım. Ümit Kıvanç da benimle fotoğrafları ayıkladı. Cenaze günü de çalıştım. Cenazeye gidemedim. Herkes benim gibi çalışır sanmıştım ama sadece ben çalıştım.
L. Kopar: İnanılmaz günlerdi. Herkes her şeyi bize soruyordu. Çayın yerini bile biz gidip göstermek zorunda kalıyorduk. Gerçekten bir hafta boyunca çay bile içmedik, hep çalıştık. Her geleni ağırladık. Her gelen bizimle bir şeyler konuştu.
Hep ne düşünüyorum biliyor musun? Seni o gün çalışırken görmesem, belki ben de çalışmazdım. Sana baktım "O yapabiliyorsa, ben de yapabilirim" diye düşündüm ve çalışmaya devam ettim. Benim çalıştığım oda taziye odasıydı, gelen giden arasında nasıl çalışmışım, sen o kadar baskıyı, o sayıları nasıl çıkarmışsın şaşıyorum.
L.Özber: Çok enteresan bir şey; o günün öncesi ve sonrası çok farklı. Başka bir evreye geçtik aslında. Kırılma noktası gibi.
L.Kopar: Sende Baron Hrant’lı ilginç hikayeler de var, lütfen anlat.
L.Özber: Grafik okuyan bir kız vardı. Matbaaya gitti. Olmaması gereken manşetle yanlış gazeteyi bastırmış. Dedim "Yandık biz". Baron Hrant öğrenince "Ulan kızım aşık mısın sen?" dedi, bu kadar. Binlerce gazete çöpe gitti. Tekrar bastırdık.
Baron Hrant’ın kırmızı Kartal marka bir arabası vardı. Her zaman gazete bittikten sonra arabaya doluşurduk. Bizi eve o bırakırdı. Kötü araba kullanırdı. Nerede çukur varsa özellikle ona girer, takır tukur giderdik. Bir gün çok soğuk. Kurtuluş tayfasını eve dağıtırken çevirmeye takıldık. Sabahın dördü veya beşi, Baron Hrant battaniye gibi bir şey sarmış kafasına. Arabanın arkası kız dolu, polis durdurdu. Dedi "Nereye gidiyorsunuz?" Baron Hrant "Kızların işi bitti. Evlerine götürüyorum" dedi. Ne düşünürsün? Polis de "Eee, ne işiymiş bu?" dedi. Baron Hrant "Biz gazeteciyiz, sabahladık. Kızları eve bırakıyorum" dedi. Polis güldü, biz güldük...




