Uğur Mumcu cinayetinde 33'üncü yıl
"Biz emri verenin peşindeyiz hala"
Ocak ayı hep netameli olaylarla anılır. Finali de 24 Ocak'ta Uğur Mumcu'yu anarak yapıyoruz. Türkiye'de araştırmacı gazeteciliğin tartışmasız ismi olan Uğur Mumcu, 33 yıl önce bombalı bir saldırıyla hayatını kaybetti.
Uzun süre bu sarsıcı suikastle ilgili göstermelik bir soruşturma yürüten devletin yargı organları, 1999 sonunda bir anda Mumcu cinayeti de dahil olmak üzere birçok suikasti İran yanlısı Tevhid Selam örgütünün işlediğini iddia eden bir dava süreci başlattı. Kuşkularla ve yanıtlanmayan sorularla yürütülen dava, bombacının yakalanmaması nedeniyle hala açık.
Uğur Mumcu cinayetini ve davasını aynı zamanda Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi de olan Uğur Mumcu'nun kızı Özge Mumcu Aybars, Kısa Dalga'ya konuştu. Aybars, davada geçen yıl tanık olarak dinlenen Mehmet Ağar'ın meşhur "duvar" sözünü inkar etmesinden bombacıya dair kuşkularına, devletin cinayetteki rolünden 90'lı yıllarda işlenen suikastlerin siyasi sonuçlarına varana kadar kapsamlı değerlendirmeler yaptı.
Nasıl geçiriyorsun bu günleri?
24 Ocak'ta "Özge bize yazı yazar mısın? Özge bize video gönderir misin?" deniyor. Sadece ben değil, bütün aile üyelerine de böyle. Hepimiz insanları da kırmadan geri dönmeye çalışıyoruz. Zor oluyor. Kaç tane yazı yazdım babam hakkında bilmiyorum. 24 Ocak geçiyor ama Şubat ayı tekrar kendimi toparlamaya çalışmakla geçiyor. O yüzden birazcık mümkün olduğunca kimseyi kırmadan videolar gönderip, ondan sonra hayatıma devam etmeye çalışıyorum.
Devletin bir kanadının izin verdiği bir tablo var
Davaya geçmek istiyorum. Bir sonuç var davada; davada diyor ki, Tevhid Selam Örgütü bu suçu işledi. Bu İran yanlısı bir örgüttü, işte İran'da eğitim görmüş militanlar da var aralarında. Ve Türkiye'deki İslamcılar içerisinde bağlantıları vardı ve o bağlantılar işte tetikçilere uzandı, bombacılara uzandı. sadece Uğur Mumcu cinayetini değil, o dönem 90'lı yıllarda işlenen işte Bahriye Üçok cinayeti, Muammer Aksoy cinayeti gibi birçok cinayeti bu örgüt işledi. Solcu, Kemalist, laik aydınlara, yani bu kimlikleriyle öne çıkan aydınlara yönelik suikastları işleyen bir örgütten bahsediyor. Yargı bu sonuca ulaştı. Senin için bu sonuç tatmin edici mi?
Biz, "Bu karar hatalıdır" deyip tekrar bu dava için bir yargılanma başlatılmasını isteyemiyoruz zaman aşımı nedeniyle. Dolayısıyla bu kararı kabul ediyoruz. Tabii hani bu şu demek değildir: Bir örgüt var, adına Tevhid Selam, Kudüs Savaşçıları da deniyor. Bunlar 1990'da geliyorlar, susturucu silahla Muammer Aksoy'u öldürüyorlar. Bahriye Üçok'un o bombalı evi ki bizim eve de çok yakındı onun evi, bombalı paket gönderiyorlar. İşte babam malum nasıl oldu. Ve bir yandan da şu da var; Ahmet Taner Kışlalı'nın arabasına kola kutusu koyuyorlar, önce bir iki kere işte arabanın üstünden kaldırıyor vesaire derken sonra patlama oluyor. Şimdi bu örgüt 7-8 sene boyunca bir aralıktan bahsediyoruz, yani hiç mi kimsenin farkına varmadığı bir örgüttü? Yani nasıl bu kadar rahatlıkla girdiler, çıktılar; rahatlıkla ellerini, kollarını sallaya sallaya bu cinayetleri işlediler? Bu, devletin bir kanadının izin verdiğini gösteren bir tablo benim bakış açıma göre. Bunu öncelikle söylemek lazım. Bizim davanın aslında bu davalar Umut Davası olarak bitti. Umut Davası da, "Uğur Mumcu Uzun Takibi"nin kısaltılması… Buradan bir umut çıkacak değil de, "Uğur Mumcu Uzun Takibi" aslında…
Sadettin Tantan'ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde evet, böyle operasyonlara böyle afili isimler vererek toplumda "Biz her şeyi çözüyoruz" algısı yaratmaya çalışıyorlardı. İşte Beyaz Enerji, Matador, Buffalo, Umut falan gibi böyle acayip isimlerle... O geleneği Sadettin Tantan başlatıyor.
Evet, yani tabii bunun da çok da pozitif bir algısı da vardı baktığınız zaman ama duruma baktığınız zaman, 8-9 sene sen bu örgüte neden bakmadın? Şimdi bizim davayı neden devam ediyor? Bombayı koyan kişi aslında bulunamadı; Oğuz Demir. Biz işte onun, yani avukatları olarak onun bulunması için... Bu Oğuz Demir'in hiçbir aile yakını mı yok? Hiçbir kimlik tespiti yok. Çeşitli ülkelerde yaşadığına dair rivayetleri biz duyuyoruz. Bir Çeçenistan dolanıyor, bir Avustralya dolanıyor, bir başka ülkeler... Yani dünyanın her yeri. Belki de hani Sivas'ta olduğu gibi köyünün dibinde bile çıkabilir, hani onu da bilemeyiz. Türkiye burası çünkü.
Şimdi bu kişi kırmızı bültenle aranıyor ve dolayısıyla bu dava ana davadan ayrıştırılıp devam ediliyor. 9 Şubat'ta da tekrar duruşma görülecek. Yani ben hani hem umutlu -yine umut kavramından çıkarsak- hem de umutsuzum. Yani 33 yıl olunca hayatınıza da devam ediyorsunuz bir şekilde ama o kuşku hâlâ bende mevcut.
Mehmet Ağar'ın tanık ifadesindeki Kazım Karabekir ayrıntısı
Mehmet Ağar bu davada tanık olarak dinlendi. Geçen yıl üzerinden bir yıl geçti ve Mehmet Ağar -çok meşhur annenin kitabında yazdığı, Emin Değer'in de şahit olduğu hani Uğur Mumcu cinayeti için söylediği- o "duvardan tuğlayı çekersek duvar yıkılır" mealindeki sözleri... Bunu inkâr etti. Ve o ifadeye bakınca sanki Mehmet Ağar hukuka çok bağlı, işte savcıların açtığı soruşturmaların adli tarafını yürüten, Uğur Mumcu'nun da yakın arkadaşı, yani evine de sık gidip gelen. Güldal Mumcu’nun da sınıf arkadaşı. Böyle bir portre çizdi. Sen tabii hemen itiraz ettin. “Yok öyle bir şey” dedin.
Benim hafızam bayağı kuvvetlidir. Yani eve giren çıkanları da bilirim, çünkü çay kahve servisini de yapan bendim yani. Mehmet Ali Birand geldiğinde de çay kahve servisini ben yapıyordum mesela… Ağar’ın tanık olarak dinlenmesinde şöyle bir tablo anlatayım. Duruşma avukatımız aradı. Bir de tek ben varım o sırada duruşma olacağı zaman. Çünkü Mehmet Ağar gelmiyor.. Avukat “gelecek” dedi. Bir taksiye atladım, gittim. Adliye koridoru bomboş biz gittiğimizde. Birkaç muhabir var; Anka takip ediyor, Alican Uludağ var, T24'ten biri var. Üç ya da dört gazeteci var. Hatta dedim ki arayıp soran arkadaşlarıma, "Arkadaşlar gelmeyin, gelmenize gerek yok, muhtemelen gelmez" diye… Ama Anadolu Adliyesi'nden (SEGBİS ile) bağlandı. Ay inanılmaz! Sanki biz hep beraber oturuyormuşuz, bal börek çörek muhabbetimiz varmış, annesiyle oturuyormuşuz, çorbalar içiyormuşuz; öyle bir tablo anlatılıyor. Ben hayretle dinliyorum. Birkaç kere hani itiraz "ne zaman, nerede?" diye sorular sorduğumda hepsini geçiştirdi. Ama çok saygılıydı.
Özellikle (Uğur Mumcu ile) Kazım Karabekir kitabı için çok bilgi alışverişinde bulunduklarını söyledi. Bunu ben enteresan buldum. Bir referans olarak kullandığını düşündüm açıkçası. Çünkü daha çok Atatürk'le Kazım Karabekir'in neden ayrıldığını anlamak isteyen İslami düşünceye yakın olan kişiler bu kitabın peşine düşüyor bizim gözlemlediğimiz. Bunun dışında da hani tabii ki bir Ankara gazetecisinin Ankara Emniyet Müdürü'yle ya da çeşitli birimlerde olan kişilerle zaten teması vardır; oradaki bir tanışıklık vesaire, onu geçiyorum. Annemle sınıf arkadaşı olması konusu; ikisi de Mülkiyeli, annem işletme mezunu. Mülkiyede aynı dönemde bulunmuş, ortak dersleri de almış olabilirler. Ancak annem onu Mülkiyeliler Birliği'nden attırdı. Kitabında bu şekilde aktardı.
Mehmet Ağar'ın tanıklığı ve tedirgin eden sivil polis yığınağı
Cinayetteki soruşturmadaki olumsuz tutumu nedeniyle mi?
Delil karartmaya yönelik birtakım girişimler olduğunu... Yani şimdi düşünün; 93'te olan bir dava, 93'te olan bir olayın 99'da ancak soruşturması başlıyor. Onun dışında neler yaşandı? Bir savcı kalp krizinden öldü bu işi araştıran biri. Mesela hâlâ şüpheli ölüm olarak bizim kafamızda kodlandı bu.
Savcılar sürekli değişti. Yani böyle bir yanan bir dosya gibiydi herkesin elinde; "aman benim başım yanar" gibi. Dolayısıyla Mehmet Ağar’ın tanıklığı "Biz birlikte çay çorba içiyorduk, dosttuk, çok da üzüldüm" gibi bir yere vardı..
Şunu ekleyeceğim; duruşma salonu boştu dedim ya, dışarı çıktım inanılmaz bir kalabalık var. Başka bir duruşma yok. Saat öğle saati hatta, öğle arasına denk gelmiş. Diğer gazeteci arkadaşlarımız sonra telefonu açtı; sivil polisler onları takip etmişler. Yani Ağar orada değil, neyin telaşı? Bunu hiç anlayamadım. Ben de tedirgin oldum, bayağı tedirgin olduğumu söyleyebilirim. Yani taksiye bineceğim evime gideceğim hani falan diye bayağı gergin bir gün olduğunu söyleyebilirim. Tanıklığında da dediğim gibi duvar meselesi "benimle ilgili değildir, ben böyle bir şey demedim, bu iş bana yapıştı" dedi. Tabii bizim elimizde de arşiv affetmez biliyorsun; 32. Gün'de o dönemin, rahmetli babamın çok uzun yıllar avukatlığını yapmış olan Emin Değer'in tanıklığı vardı, onu paylaştık.
Bu cinayetin politik olarak tabii çokça yorumu yapılıyor. Sen nasıl okuyorsun?
Emri veren hâlâ bilinmiyor. Zaten biz onun peşindeyiz hâlâ.
Yoğun bir gazeteci ama genelde şöyle olur; onların çocukları "ya bizi ihmal etti" der. Siz öyle düşünmediniz herhalde.
Biz hiç öyle düşünmedik ki. Yani babamın işi buydu. Ve yurt dışına gider, bir şeyleri araştırır, geri gelirdi ve hep açık kaynaklardan bilgileri edinir, nasıl bulunması gerektiğini bulurdu. Yani bu da aslında hukukçu kimliğiyle ve aslında kendini geliştirmesiyle bağlantılı bir durum.
Ben bunu birkaç kere anlattım; benim İtalyanca sevgim de bu yüzden çıktı. Babam işte video kasetleri getiriyor, Betacam o zaman. Babam Rai'de terörizm uzmanı olarak çıkmış; "Ağca'nın bağlantısı budur, buradan Sofya üzerinden şuraya gitmiştir" diye anlatıyor. Ve bilirkişi olarak İtalya mahkemelerinde kendisi. Dolayısıyla uluslararası gazeteciliğe de yöneliyor aslında bir tarafı, bunun farkında da değiliz muhtemelen o dönem bu iş nedir diye. Daha sonra tabii bütün bu duruşmaların arasında gidip bana, abime, anneme hediye alması da ayrı bir bence hikâyedir. O kadar uzak kalıyor aileden, hani çocukları da bir şey yaptım, hepimizi arardı zaten. Telefonu bir şekilde çevirir, kim evde mi, okula gitti mi hepimize bir bakardı yani.

